Bu yazı eski sitenin köşe yazıları arşivinde yayımlanmıştı.
Buraları sevdik. Ya sonra?
Daha dün gibi hatırımda, Rennes kaldırımlarına sinmiş nefesimin sıcaklığı, sokaklarında turlayan bakışlarım. Altı ay çabucak karışmıştı tarihe, kaybolmuştu takvimde. İstanbul seferi Fransızların, hiçbir şey ifade etmiyordu benliğime. Gelecekler, gideceklerdi, kendileri gibi, sessizce.
Dedim ya, önemsizdi aslında, Fransa da atılan bir dostluğun tohumları. Ayrılık, kaçınılmaz bir sondu en başından beri. Önemsizden çok umutsuzdu, onlarla yaşadığımız her şey. Umutsuzdu çünkü bitecekti, tadı damağımızda konuşlanacak, hatıralar belleğimizi gıdıklayacaktı. Bunları çok önceden görmüştüm de, ondan kesik kesik yaşıyordum bu insanlarla olan her anımı… Altı ay götürmüştü hayat, bir sonraki buluşmaya kadar. Kimi değişmişti, kimi aynı, ‘Haydi devam edelim, bitirelim şu işi’ diyen başı öne eğik bir karşılama, Atatürk havalimanında. Bir derken, iki derken, öyle bir beden aldı ki dostluk, ağırdan çektik ayrılık bayrağını sancağa. Son gece, Peygamberin doğumunda, kadehler yükseldi Çiçek Pasajı’nın renkli meyhanelerinde. Ondan çok, ben kendimi bir rüyanın kollarına bıraktım. Soğuk rüzgârın, sırtımı kamçılaması eşliğinde, günah işleyen mahcup şehrin utanıp sıkılan gölgesinin karaltısında, tırmalayıp kanattım yalnızlığımı. Ben mi, kanattım, yoksa elimden tutup, beni yalnızlığımın siyah ormanlarında kaybettiren güzel mi? Alkol’ün -şeytanın yeryüzünde ki yardakçılarından biri- zindanlarında çürürken bedenim, ufukta kaybolan bir geminin arkasından salınan eller gibi yanaklarımdan süzülen gözyaşlarım eşliğinde zulüm ettim kendime. En delirtici işkenceleri bir bir tattırdım ruhuma. Kustuklarım, safradan çok, yıllardır içimde biriktirmekte olduğum acılardan bir kesitti sadece. Kustukça hafifledim, hafifledikçe kanatlandım. Dünya ufalandı ardımda.
‘Loş bir oda… Oturduğum yer aydınlanıyor. Tahta, yuvarlak, eski görünümlü bir masa. Üstünde erimeye yüz tutmuş bir mum, dalgalanıyor, ayrılık bayrağı gibi, karanlıkta. Siyah cüppeli, kişiler giriyor odaya. Kapının açıldığı yeri seçemiyorum. Yavaşça geçiyorlar yanımdan. Biri geliyor, herkesin aksine, onun gözleri parlıyor. Öpüyor sağ yanağımdan. Başımla reddediyorum ve tekrar denemesini istiyorum bakışlarımla. Usulca eğiliyor, daha az değiyor dudakları tenime, ama daha gıdıklayıcı bir etki bırakıyor, yüzüme şımarık bir gülümseme yayılıyor. Işıltı, gözlerini terk ediyor ve hızlıca çıkıyor odadan. Oturduğum yer de kararıyor. Simsiyah bir boşluğun ortasında asılı kalıyorum. Birden kapı gıcırdıyor.’
Birden telefonumun alarmının sesi doluştu kulaklarıma. Ürkek, gri bir aydınlık pinekliyordu panjurumun deliklerinden odama. Tuvaletten sesler geliyordu. Doğruldum. Her şey gözümün önündeydi. İrkildim. Yataktan kalktım ve tuvalete doğru yürüdüm. Kapıyı araladım. Arkadaş, sakal tıraşını oluyordu. Gülümsedim. İyi olup olmadığımı sordu. Sorusunu cevapsız bıraktım ve üstümü değiştirdim. Panjurları açtım sonuna kadar. Yağmur damlaları kayıyordu camdan. Gri bulutlar, önünü kesiyordu sarı güneşin. ‘Veda günü’ diye mırıldandım.
Yaklaşık bir saat sonra arabaya binmiş havaalanına doğru yola koyulmuştuk. Yağmur damlaları sileceklerle boğuşuyordu. Şeritler uzuyordu yol boyunca, veda eder gibi Fransız dostuma. ‘Dış Hatlar- Gidiş’ yazısı, ‘Son’ yazısıydı belki de bu hikâyenin. Havaalanına girdik. Diğerleriyle buluştuk. Herkes bana bir önceki geceyi soruyordu. Bir ben sormuyordum kendime. Neler olmuştu, o cehennem meyhanede. Kimse bilmiyordu. Rüyalar tahmin ediyordu sadece. Bir ara Fransız dostum yanımdan ayrıldı. Yalnız kaldım. ‘O’ geldi. Ona sordum. Oda bilmiyordu. Ben de bilmemeyi tercih ettim. ‘O’na verdiğim gülü, saklayıp, saklamadığını sordum. Saklamış. Belki de saklamamıştı, yalan söylüyordu. Ama saklamış öyle dedi. Bilmemeyi tercih ettim. Fransız arkadaşımı sevip sevmediğimi sordu. ‘Je l’aime bien’ olmalıydı cevabım. ‘Je t’aime’ dedim yanlışlıkla. Sonra bıkkın bir ‘Pardon’ döküldü dudaklarımdan. Sonra buluştuk diğerleriyle. Bir daha hiç konuşmadık. Hiçbir şey istemiyordum açıkça. Veda vakti geldi. Utangaç bakışlar eşliğinde buruk bir veda. Onunla öyle ayrıldık. Diğerlerine teker teker sarıldım. Tüm Fransız dostlarıma. Onlar gitti. ‘Yaşadığımız yeri cennete dönüştürmek’ demişim bir yazımda. Yanılmışım: ‘Yaşadığımız yermiş insanları besleyen, ister kötülükle, ister iyilikle olsun, dirilten.’
Not: Bu yazıda anlatılanların çoğu hayal ürünü olabilir. Emin değilim kendimden.
