Forum
Kumsalın ortasında yalnız kalmak istiyorum
Batı ufkunda batarken güneş,
Son ışıklarıyla kavrulmuş tenimi ısıtsın.
Parmaklarımın arasına doluşmuş kumlar
Ve maviye (mavi? büyülü?
) bakan gözlerimle
Eki bir sandalyede oturayım.
Dalga sesleriyle dolsun kulaklarım.
Sonra güneş yerini akşamın alacakaranlığına bırakırken
Br martıya takılıp kalayım öylece.
Kıpırdamadan. Sorgulamadan. Kendime acımadan.
Yerinde bir kabullenişle.
Ve sonra gözlerim dolsun.
Soğumaya yüz tutmuş kumlara damlasın gözyaşları.
Ne dağlar avutsun beni, ne gökyüzü
Ne tanrı, ne eş dost, ne de akraba
Kimsesiz kalayım ıssızlığın ortasında, yersiz yurtsuz
Derken zihnimde karanlığa gömülsün
Gndüzle birlikte.
Bir daha doğmamacasına...
Kalkıp yürüyeyim tuzlu su ayaklarımı okşarken.
Kaybolayım sonra
Gözlerden...
Ne bilen olsun ne gören
Ne arayan olsun ne de merak eden
Uzakta olayım
Kendimden
-Abi şimdi buraya illa ciddi şeyler mi yazmak lazım?Hebele hübele yazsak?
-Lan manyak mısın?! Romantik ol olm azcık. Biraz da karamsar takıl. Şimdi bu moda
-Hmmm tamam
"Gözlerin ıslanmış kadınım. Yağmur mu yağıyor yoksa?" Oldu mu
-Aferin
-Ehe
Dur anlamsızlıkların ortasında
Gece gündüzden soyunurken
Sessizlik çökerken kuytulara
Yum gözlerini
Gölgelerin arasında
Belirsizlikerin esir almasına izin ver kendini
Bırak yüzüne çarparak aksın zaman
Ama acıtmasın... OkşasınHisset
Dalgalandığını saçlarının
Mevsimlerin gerisinde kalan
Zzarif bedenini hisset
Yıllar akıp geçsin etrafından
Umursamadan seni
Siyah saçların geceleri yaratsın
Gündüz olsun huzurlu yüzünün yansıması
Saçlarından yağsın yağmurlar
Ve Çiçekler saçlarında açsın
Kuşlar...
Saçlarına konsun
Açıklığın ortasında durmuş
Kıpırdaman izlerken seni
Bana zamanı
Saçların göstersin
eksilmiş
neyse çok güzel
Binlerce aynanın olduğu bir odanın ortasında duruyorum. Her birinde farklı bir yüz. Kimisi korkunç görünüyor, kimisi hüzünlü. Bazısı öfkeli, bazısının kafası karışmış gibi. Ama pek azı neşeli, güleç.
Bakışlarını bana çevirmiş bakıyorlar. Kimisi acıyarak, kimisi yargılarcasına. Bazısı çok kızmış bana, bazısı da tiksinerek bakıyor. Bir kısmı sanki beni anlıyormuş gibi. Hiç umursamayan da var aralarında, uzaklara dalan bakışlar da.
Merak ediyorum; ne kadar zamandır o aynaların içindeler? Acaba farkındalar mı nereye hapsolduklarının? Ruhları da gözleri gibi mi bakıyor acaba? Zihinleri de tenleri gibi ölü-beyaz renginde mi? Ve en önemlisi; nasıl bulacağım kendimi bunların arasında ben?
Hangisiyim? Yoksa hepsi miyim? Çelişkilerle dolu olduğumu biliyorum ama bu kadar tezat olabilir mi birbirine, ruhumun aynalı odasının duvarları? Hem burada ne arıyorum ki? Burada ne aradığını bilmeyen bu adam da kim? "Ben" kim?
Düşünüyorum; Yoksa ben sadece bir yanılsamamıyım? Ama yanılsama olsam düşünemem ki. Bir hiçlik hayal edebilir mi? Varlığını sorgulayabilir mi? Bunun için var olması gerekmez mi? Kafası karışık yüzü daha bir yakın buldum şimdi kendime. Kafam karıştı çünkü. Var mıyım yok muyum? Yoksam soramam ki. Peki varsam hangi yüz benim?
Ben bu soruları sorarken, cevapların hüznünü görüyorum gözlerde. Odanın içerisine çöküyor, ağırlaştırıyor havayı. Ciğerlerime oturuyor her soluyuşumda. Göğsümü sıkıştırıyor. Nefes almak daha da zor şimdi. Ama ifadeleri değişmedi. Eskisi gibi bakıyorlar gene.
Bir yüz beğeniyorum kendime. Öfkeli olanı seçiyorum. Merak ediyorum neden öfkeli olduğunu. Öğrenmeliyim hemen
Yanına yaklaşıyorum. Ben adım attıkça öfkesinden aynayı yumrukluyor. Ama faydasız. Oradan çıkamayacağının farkında. Soruyorum
-Nerdeyim ben?
-Canın cehenneme lanet olası
-Ama ben sana ne yaptım? Neden bu kadar öfkelisin?
-Bana değil; kendine yaptın.
-Nasıl?
-Beni sen yarattın. Seçimlerinle. İçine düştüğün durumla. Ben senim seni gidi orospu çocuğu! Bu aynanın dışında olsaydım hiç düşünmeden öldürürdüm seni. Ama çıkamıyorum ve sen öylece karşıma geçmiş yüzsüzce sorular sorarken öfkemi daha da arttırıyorsun. Aradığın soruların cevaplarını bulamayacaksın bende. Şimdi git ve yarattığın bokun içinde boğul piç kurusu
-ama...
-DEFOL!!!
Daha fazla durmamın anlamı yok. Başka bir yüz bulmalıyım kendime. Hüzünlü olanı seçiyorum bu sefer. Yaklaşıyorum yanına. Hiç kıpırdamadan, donuk bakışlarla öteye bakıyor. Bir süre aynanın önünde öylece duruyorum. İfadesi değişmiyor. Sonra ağır havadan bir nefes daha çekip konuşuyorum
-Neden bu kadar hüzünlüsün?
Bir müddet yanıt vermiyor. Beklediğimi görünce hüzünlü bakışlarını bana doğru çeviriyor. Ve cevap veriyor
-Yalnızım
-Nasıl?
-Yalnızım çünkü yalnızsın. Yalnızım çünkü kalabalıklar içinde tek başınasın. Beni yalnızlığından yarattın. Kendi zihninle. Kendi düşüncelerinle
-Anlamıyorum
-Anlaman gerekmiyor.
-Yani sen ben misin?
-Ben senin sadece bir yüzünüm
-Peki nerdeyim ben?
-"Kendinde"sin. Hiç olmadığın kadar yalnızsın. Bu yüzden hiç olmadığım kadar hüzünlüyüm. Bu yalnızlığa ne zaman son vereceksin?
Gözleri doluyor. Gözyaşları içime akıyor sanki. İçime akıyor ve değdiği her noktayı yakarak geçiyor. Hızla uzaklaşmak istiyorum bakışlarından. Dayanamıyorum. Ben uzaklaşırken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. Teselli edecek tek bir sözüm yok. Üzgünüm. Sadece zavallı bir "üzgünüm"
Yanından ayrılırken başka bir ayna çarpıyor gözüme. Merakıma yenik düşerek, kararsız adımlarla aynaya doğru yürüyorum. İkiye bölünmüş bir yüz var bu sefer pürüzsüz camda. Suratının bir yarısı diğer yarısından farklı. Ama her iki yanı da midemi bulandırıyor. Yüzümü buruşturuyorum
-Sen kimsin
-Ben senim
-Bunu diğerleri de söyledi az önce. Nasıl aynı anda birden fazla kişi olabilirim?
-Aynalar odasında herşey mümkün
-Nasıl?
-Aklın kuralları burada geçmez. Mantık arama olanlarda. Sorgulama. Sadece bil
Susuyorum. Sonra sessizliği o bozuyor
-Ne aradığını biliyorum
-Ne arıyorum?
-Buradan çıkmanın yolunu arıyorsun
-Ben neden bilmiyorum
-Şimdi biliyorsun ya! Sana sorgulama demiştim. Sadece bil. Bu yeterli.
-Peki
-Şimdi beni iyi dinle. Bu odayı sen yarattın. Aynalarda gördüğün tüm o yüzler senin seçimlerinin sonucu. Onlara sen hayat verdin. Varoluşlarının sorumlusu sensin. Bundan kaçamazsın
-Ama ben böyle olsun istemedim
-Bazı şeyler sen istemesen de olur
-Bu sorumluluğu kaldıramam
-Sürdüğün yaşamın ağırlığı senin omuzlarında. Bunun farkında olmalıydın. Ne kaderi suçla, ne tanrıyı. Ne hayatı ne de başkalarını. Bir mimar varsa o sensin. Kendi hayatının mimarı. Bir cellat varsa o da sensin. Kendi mutluluğunun celladı
-Peki ne yapmalıyım? Buraya neden geldim
-Yaşamını boşuna harcadın. Sana verilen vakit hiç bitmeyecekmiş gibi davrandın. Buraya geldin çünkü sana bir şans daha verildi. Ömrünü aldığın nefese layık olarak yaşamalısın. Buraya uyanmak için geldin. Ve uyarılmak için. Yeniden doğmak için. Yaşamın boyunca yeni yüzler yaratacaksın. Seçimlerini buna göre yapmalısın. Gülen yüzler yarat. Aynadan sana kucak açan yüzler. Senin elinde bütün bunlar. Tek olan böyle istedi. O çok merhametlidir. Şimdi git hadi
-Nasıl?
-...
-Hey, beni böyle bırakamazsın!
Sessizliğe gömüldü aynadaki çarpık siluet. Ve nasıl çıkacağımı bildiğimi fark ettim birden. Elimle koymuş gibi buldum gümüş kakmalı çekici. Ne yapmam gerektiğini gayet iyi biliyordum artık. İlk darbeyi önünde durduğum aynaya indirdim. Anlamsızca bana bakan yüzün tam ortasına. Büyük bir gürültüyle parçalandı pürüzsüz yüzey. Sonra bir başkasını kırdım. Derken bir başkasını daha. Her vuruşumda küçük cam kırıklarına bölüyordum yaralı yüzlerimi. Başkası tarafından kontrol ediliyordum sanki. Her darbede daha çok yaklaşıyordum yeni bir yaşama. Hiç işlenmemiş bembeyaz bir zihine. Hissediyordum bunu. Bir histeri içerisinde, kendimden geçerek parçalamaya devam ettim geçmişimedki "ben"e ait ne varsa. Ta ki yorgunluktan kendimden geçip yere yığılıncaya kadar. Geçmişimin kırık parçaları arasında yatıyordum
---
Ve bir bebek dünyaya geldi hastanenin birinde. Annesinin kollarına verildi doğar doğmaz. Yeni bir şehirde bir bebek doğdu. Yeni bir kucakda sıcaklık buldu. Yeni bir solukda yaşam. Ve bembeyaz bir zihin buldu. Hiç yazılmamış bir defter
-Abi şimdi buraya illa ciddi şeyler mi yazmak lazım?Hebele hübele yazsak?
-Lan manyak mısın?! Romantik ol olm azcık. Biraz da karamsar takıl. Şimdi bu moda
-Hmmm tamam
"Gözlerin ıslanmış kadınım. Yağmur mu yağıyor yoksa?" Oldu mu
-Aferin
-Ehe
Gerçekten yaratıcı bir bakış açısı... Daha da önemlisi; anlatabilmek... Harikasın...
Ben de insanım lan!
eksilmişneyse çok güzel
Ne kadar kaba bir adam oldum yahu. Teşekkür eteyi unutmuşm
Gerçekten yaratıcı bir bakış açısı... Daha da önemlisi; anlatabilmek... Harikasın...
O sizin harikalığınız Aurora hanım
-Abi şimdi buraya illa ciddi şeyler mi yazmak lazım?Hebele hübele yazsak?
-Lan manyak mısın?! Romantik ol olm azcık. Biraz da karamsar takıl. Şimdi bu moda
-Hmmm tamam
"Gözlerin ıslanmış kadınım. Yağmur mu yağıyor yoksa?" Oldu mu
-Aferin
-Ehe
(Çakma) Serçeler Ormanında Gece...
Yavru bir serçe Sessiz Su Deresinin yanına geldiğinde fark etti onu… Küçücük elleriyle nasılda sarılmıştı kendisine… Kendisinden başka kimsesinin olmadığını bilircesine… Gözleri kapalı, yarı baygın yatıyordu… Hangi ağaçtan düştüğü belli olmayan bir tomurcuk misali… Saçları… O kömür karası saçları adeta akıyordu dereye… Sessiz Su Deresi’ne… Serçe biliyordu… Hiçbir insanın giremeyeceği bu yasak ormana gönderilen kız çocuğunun gizemini… Haber vermeliydi; uçarak gitti…
Islak saçları dalgalanırken suyun içinde, karanlığa açtı gözlerini… Alabildiğine karanlıktı orman… Serçeler Ormanı… Nerede olduğunu bilememezliğin verdiği ürküntüyle doğruldu yattığı yerden… Ölü bir ormandı adeta… Öyle sessiz, öyle tenha… Yalnız olmadığını orman bekçilerinin milyonlarca gözleri parladığında fark etti… Ürktü, korktu… Koştukça artıyordu serçelerin çığlıklarına karışan kanat sesleri… Milyonlarcaydı, geliyorlardı… Üzerine üzerine geliyorlardı… Nefesi kesilmiş bir şekilde, kâbustan uyanmak istercesine, canını acıtmak, yaralanmak istercesine attı kendini yere. Hıçkırıklar, ağlamalar, bağırışlar… O ağladıkça orman da ağlıyor, o bağırdıkça ağaçlar yapraklarını birbirine vuruyorlardı adeta… Gözyaşları karıştı dereye serçe çığlıklarının eşliğinde…
Sustu… Onunla beraber bütün orman sustu…
Serçeler saklandıkları yerlerde sessizce izliyorlardı O’nu… O ise Lethe ırmağının her şeyi unutturan suyuymuşçasına, kendinden geçmek istercesine kana kana içiyordu Sessiz Su Deresinin suyunu… O kadar çok içti ki, sonunda kapanmaya başladı gözleri… Ve serçeler… Serçeler çığlıklar atarak dönmeye başladılar etrafında… O ise yarı baygın yatıyordu dere kenarında… Saçları akıyordu dereye… Sessiz Su Deresi’ne… Küçük kızın gözleri kapandıkça Serçeler Ormanında sonbahar kışa dönüyor, karlar dökülüyordu tepeleri arşa değen ağaçlardan…
Öylece uzanmış yatıyordu üzerine akan karın altında, çiçek misali açmayı bekliyordu baharda… Öyle ölü, öyle soğuktu… Serçeler… Serçeler uçuşuyorlardı etrafında… Kızın bedenini tavaf ediyorlardı adeta… Öyle çok serçe, o kadar çok kanat çırptı ki sonunda; karlar bile eridi serçelerin hüzün feryatlarıyla… Mevsimler dönüyordu Serçeler Ormanında…
Gözlerini açtı kız… Bu defa ıssızlığa… Öylesine terk edilmiş ormana… Bedeni ve ruhundan başka her şeyin hayal olduğu Serçeler Ormanında sıkı sıkı sarıldı kendisine… Ürkmüyordu artık ne serçelerden ne de başları arşa değen ulu ağaçların sessizliğinden… Issızlık sıkıyordu yüreğini… Bu tenha yer… Ve sürüsünden ayrı kalmış bir serçe gibi yapayalnız… Eğildi başı önüne ve anladı serçeler ondaki bu hüznün sebebini… Daha da yaklaştı yavru serçeler analarına… Biraz daha yaklaştı baba serçeler çocuklarına… Ve tek başınaydı kız serçelerin oluşturduğu dairenin tam ortasında… Daha da yalnızdı şimdi, daha da ürkek…
Acıyordu… İçini delip geçen bir yalnızlık mızrağı… Bütün varlığıyla işte tam da buradaydı… Serçeler Ormanı adeta zindandı oradan kaçıp gitmek isteyen bu ölümsüz ruhlara… Varlığının anlamını sorguluyordu kız… Küçücük bir kız… Bu ormanda… Ama neden? Ulu ağaçlar arasında ve yalnız… Neden? Bir serçe gibi ürkek, korkak yüreği… Bilmiyordu neden? Tepeleri arşa uzanan bilge ağaçlar yanıtsız bırakıyordu sorularını, nereye dönse kendisini takip eden kör yalnızlık… Defalarca isyan etti, lanet etti ormanda uyandığı o güne… Ve sonunda biliyordu, ait değildi buraya… Ormanın ıssızlığı zor gelirdi onun gibi bir kıza… Kendisini tamamlayacak bir yarım elma olsa? Nafileydi… Yaşanmazdı bu ormanda…
Serçeler huzursuzlandı, anlamışlardı kötülük bulutlarının esintisini… Anlamışlardı… Havada kötülük buram buram tütüyordu… Kız ani bir hareketle ulu ağaçların arasında koşmaya başladığında irkilerek, ürkerek, çığlık çığlığa kanatlandı serçeler… Kimi bağırıyor, kimi parçalanıyordu korkusundan… Kız hızlandıkça hızlanıyor, karanlığı delip geçiyordu adeta… Ne tepesi arşa değen ağaçlar, ne sessiz dere, ne de önüne çıkan çalılar durduramazdı onu asla…
Sonsuz Serçe Ormanının sonunu aramaya yemin etmişti kız… Her ne pahasına olursa olsun çıkacaktı buradan… Günler, aylar, asırlar geçse bile… Dört yanı uçurum olan sonsuz Serçe Ormanında ağaçlar yol verdi, hak verdi kıza… Koştukça aralanıyordu ağaç dalları… Koştukça adeta kanatlanıyordu kızın serçe yüreği… Koştukça çamur bulaşıyordu her yanına…
“Yaşamak istiyorum! Delicesine, delirircesine yaşamak! Ve özgürlük istiyorum Serçe Ormanı!”
Orman cevap vermedi, serçe çığlıkları dışında… Koştukça çamur, kan ve irin sıçrıyordu üzerine… Yüzüne ve gözlerine… Koştukça yaşıyordu, yaşadıkça düşüyordu, düştükçe kirleniyordu…
“Dokunmayın bana serçe kuşları! Varın gidin yolunuza! Ben özgürlüğü seçtim!”
Serçe ormanında anlamsız bir koşuşturmaca sürüyordu… Nice serçeler paramparça oluyordu… Kız durmadı, koşuyordu, koşuyordu… Aniden düştü… Ve durdu… Yarı baygın uzanırken benliğinin Serçe Ormanında, “Sonsuzsun sen Serçe Ormanı…” diyerek kabullendi yenilgiyi… Öylece uzandı yere… Saatlerce, günlerce… Sessiz Su Deresi de duyulmuyordu artık… Her şey o kadar geride kalmıştı ki… Neredeyse asırlar önce… Kirlenmişti, çirkinleşmiş ve tükenmişti kız… Karanlığına yakışmıştı kız…
“Karanlığınız ve pisliğiniz bulaştı üzerime… Siz serçe kuşları… Bütün suç sizlerin!”
Serçeler ürkek, mahsun ve yorgun bakıyorlardı kızın gözlerine… Bir anlasaydı! Bir bilseydi! Nafile… Çıkış olmadığını biliyordu kız… Artık biliyordu tüm o kaçışların ve yok oluşların bir anlamının olmadığını… Oturduğu yerde elini uzattı kız serçelere… Bilmesi gereken doğmuştu artık yüreğine…
“Sizler kadar serçeyim ben de… Serçeler Ormanına hapsolmuş… Ve sizler kadar kirliyim… Sizler kadar çirkefim… Sizlerden biriyim ve ait olduğum yerdeyim…”
Özgürlük insanın yüreğindeydi sadece… Bir şiir gibi dize dize… Ve aşk? Aşk olmayana duyulan özlem… İnsanın kendi suretini görmesi bir başka yüzde…
Kızın uyanışı bir bayram gibi sarmıştı Serçeler Ormanını… Ağaçlar, yapraklar ve Serçe Kuşları… Hepsi dile geldiler, en güzel şarkıları seslendirdiler;
“Serçeler Ormanının Gül Yüzlü Kraliçesi,
Nihayet Konuk Oldun Evimize…
Sen ve Biz Bir Olup,
Ulaşacağız Göklere…
Serçelerin Gül Yüzlü Kraliçesi,
Nihayet Gördün Gerçeği,
Sen ve Biz Bir Olup,
Ulaşacağız Kendimize…”
Ayağa kalktı kız… Bir anda yanındaydı Sessiz Su Deresi… Ve onu bekliyordu serçeler gagalarıyla diktikleri elbiseyle… Suya girdi kız… Arındı… Artık görüyordu, karanlığın ışığını… Aslında her zaman gördüğünden bambaşkaydı Serçeler Ormanı… Giyindi ve diz çöktü ulu yakutlar altında;
“Artık biliyorum…
Gözlerimi ilk açtığımdan beri
Yapmam gerekeni biliyorum…
Bir değil, Çok olmalı,
El değil, yürek olmalı,
Görmeli, bilmeli ve yaşamalı…
Daha da önemlisi; yaşatmalı…”
Farkındaydı artık… Ve bu farkındalık karanlık bir hare gibi parlıyordu başının çevresinde… Özgürlüktü bu… Hiçbir şeye bağımlı olmadan, sadece kendisiyle var olmak ve başkalarını var etmek… Varlığının görmeyenlere bir hediye olduğunu, yaşadıklarının hepsinin kendisine birer armağan olduğunu anlamış ve kabullenmişti… Her dibe vuruşun ardından gelecek bahar günlerini, her çöküntünün ardından doğacak güzel güneşi görmüştü… Ama keşke… Keşke bir de yarım elma olsaydı…
Ben de insanım lan!
Doğuyor karanlığın bağrında siyah bir güneş
Geceyle birlikte gelen kör edici aydınlık
Ve çöküyor kuru dallara tünemiş, gri kuşların üzerine
Kışın yağan kar gibi
Huzur veriyor
Ve konuşuyor binlerce yönden gelen sesiyle:
Kucaklıyorum ormanı tüm şefkatimle
Bağrıma basıyorum gökyüzünü delen kimsesiz ağaçları
Ve akıyorum "Sessiz Su"yla birlikte
Esiyorum rüzgarlarla, okşuyorum çatlak toprakları
Zamanın olmadığı bu yerde...
Kabul ediyorum
Buraya aitim... evimdeyim
Ben... geceyle birlikte gelen...
Karanlığa ait olanım...
Onun kadar tek... Onun kadar eşsiz...
Ben... sesi geçmişin derinliklerinden gelen...
Silik anılara ait olanım...
Onlar kadar kadim... onlar kadar gizemli
Bir huzur buldum gölgelerde
Ve huzur vermeye geldim
Yüzümü gördüm sessiz derenin içinde
Hissettiğim tek şey
Karanlık bir sükunet şimdi
Ve gece hüküm sürüyor Serçeler Ormanında

-Abi şimdi buraya illa ciddi şeyler mi yazmak lazım?Hebele hübele yazsak?
-Lan manyak mısın?! Romantik ol olm azcık. Biraz da karamsar takıl. Şimdi bu moda
-Hmmm tamam
"Gözlerin ıslanmış kadınım. Yağmur mu yağıyor yoksa?" Oldu mu
-Aferin
-Ehe
Ben... geceyle birlikte gelen...
Karanlığa ait olanım...
Onun kadar tek... Onun kadar eşsiz...
Söylenecek tek kelime yok bu sözün üzerine...
Ben de insanım lan!
Akşam kadar karanlıktı mevsimini kaybetmiş güneş
Kasvetli ağaçların ürkütücü gölgeleri arasında,
Yitiyordu gözlerden zayıf ışıkları
Ve genç bir kız yürüyordu gün geceye dönerken
Yıldızlı gece gündüz göğünden soyunurken...
Çalıların gizlediği silinmiş patikada...
Kim olduğuna dair bir fikri yoktu
Nerede olduğuna dair... bir fikri yoktu
Tek bildiği zamanın geldiğiydi
Çağırıldığını biliyordu
Ve Sessiz Su yatağında kıvrılmış
Bilinmeyenine doğru akarken
Başını önüne eğmiş, açıklığa doğru yürüyordu
Birlikte serçelere hayat verdikleri açıklığa
Mevsimsiz güneş kayboldu ufuktan, isteksizce
Soğuk bir esinti bağrına bastı kimsesiz dalları
Karanlık bir huzur çöktü serçelerin üzerine
Dondurulmuş av hayvanlarına benziyorlardı
Kıpırtısızca izliyorlardı isimsiz silüeti
Tek bir canlılık belirtisi göstermeden
Binlercesi
Öylece durmuş... izliyorlardı
Karanlık yaklaşıyor...
"Koynuma aldım Serçeler Ormanını. Annelik yaptım öksüz ağaçlarına. Ve bir örtü gibi çöktüm kuşların üzerine. Kayboldu gölgeler karanlığımda. Ben... Karanlık olan. Huzur vermeye geldim"
---
Açıklığa vardığında duyulan tek ses
Dallarda ıslık çalan rüzgara aitti
Karanlık ise alabildiğine sessiz
Söz verdiği gibi huzurlu
Ağaçlarla çevrili alanın girişinde durdu
Kocaman gözlerini etrafta gezdirdi
Kuru bir ağaç dışında birşey görmedi
Nereye gitmesi gerektiğini biliyordu
İzlendiğini biliyordu
Serçeler...
Birkaç adım attı
Yaşlı ağacın önünde durduğunda
Uçarak yanına geldi küçük bir serçe
Ve güneşten esmerleşmiş zayıf koluna kondu
Kolunu yüzüne doğru kaldırdı
Kendisini izlemekte olan küçük kuşa baktı
Gözlerine...
Ve orada gördü
Kim olduğunu
Neden buraya geldiğini
Ağlamaya başladı
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu
Herbir gözyaşına karşılık
Bir gelincik peydahlanıyordu toprakta
Derin bir pişmanlık ve melankoliyle irkildi önce
Sonra tüm gücünü yitirerek
Çöküverdi dizlerinin üzerine
Kan kırmızısı gelinciklerin arasında duruyordu
Ağlıyordu
Sessiz Su da onunla birlikte
Ve karanlığın bağrında şöyle haykırdı
Rüzgarla gelen fısıltı
"Sana ayağa kalkmayı öğrettim. Dizlerinin üstüne çökmeyi değil"
Başını kaldırdı
Gözleri yaşlıydı ama artık ağlamıyordu
Gelinciklerin arasında duruyordu
Gurur, öfke ve kederden yorulmuş yüzüyle
Son kez konuştu rüzgar:
"Ayağa kalk!"
Ve kayboldu...
Yüzümü yerlerde koyup gidiyor musun?

-Abi şimdi buraya illa ciddi şeyler mi yazmak lazım?Hebele hübele yazsak?
-Lan manyak mısın?! Romantik ol olm azcık. Biraz da karamsar takıl. Şimdi bu moda
-Hmmm tamam
"Gözlerin ıslanmış kadınım. Yağmur mu yağıyor yoksa?" Oldu mu
-Aferin
-Ehe
Üstadım yine döktürmüşsün.. Ağzım açık kalıyor her şiirinde, biraz daha hayran kalıyorum her dizende
kibarcık
inanırım ki; insan eninde sonunda her şeye alışır.
Üstadım yine döktürmüşsün.. Ağzım açık kalıyor her şiirinde, biraz daha hayran kalıyorum her dizende
Sağol canım benim. Değerli düşüncelerin için
-Abi şimdi buraya illa ciddi şeyler mi yazmak lazım?Hebele hübele yazsak?
-Lan manyak mısın?! Romantik ol olm azcık. Biraz da karamsar takıl. Şimdi bu moda
-Hmmm tamam
"Gözlerin ıslanmış kadınım. Yağmur mu yağıyor yoksa?" Oldu mu
-Aferin
-Ehe
fazla söze gerek yok.gerçekten güzel hepsi de.
Smashing your face
Crushing your race
Christraping black metal to satan gives praise
Ve konuştum:
Yalvarırım bana öyle bakma!
Biliyorum, gideceksin.
Ben arkandan düşerken...
Gün geceye karışacak seninle birlikte
Gecenin bağrında yok olup gideceksin
Bir kez daha...
Seninleyken sensiz olmak,
Sensizken sensiz olmaktan daha keskin
Ruhumdaki bıçak yaralarına bak!
İstemeden açtığın yaralara...
Alıştım damarlarımda akan kanın buruk kokusuna
Ama lütfen...
Öyle bakma bana!
Yüzünün aciz gölgesini...
Düşürme üzerime!
Bana sensizliğimi hatırlatan...
Ve konuştun:
Ağlama, yalvarırım!
Biliyorum, gideceğim
Bilinmeze...
Geceye karışacağım,
Bağrında yok olacağım karanlıkların
Bir kez daha...
Ama gündüzlerle birlikte döneceğim sana
Ait olduğum yere...
Beni incitmeden tutan şefkatli kollarına...
İhtiyacım var
İhtiyacım var
Bilmelisin
Seni sevdiğimi...
Benim de kanadığımı...
Bilmelisin
Ama lütfen...
Ağlama artık!
Yüzümün aciz gölgesini üzerine düşüren,
Kederdir gözlerinde gördüğüm...
Ve sustuk:
Gündüz geceye karışırken
Ve serçeler sessizliğe soyunurken
Yüzünde gene o çaresiz bakışla
Sen...
Gömülüyorsun karanlıklara
Hala kederli mi gözlerim?
Bekle beni... diyor gidişin
Bekliyorum
Serçe...
-Abi şimdi buraya illa ciddi şeyler mi yazmak lazım?Hebele hübele yazsak?
-Lan manyak mısın?! Romantik ol olm azcık. Biraz da karamsar takıl. Şimdi bu moda
-Hmmm tamam
"Gözlerin ıslanmış kadınım. Yağmur mu yağıyor yoksa?" Oldu mu
-Aferin
-Ehe
Ne bu ne güzel karşılama böyle! Teşekkürler efenim, hoşbulduk. Afiyette gördük sizleri
Bir daha gidip dönesim geldi bak şimdi, hehe!
-Abi şimdi buraya illa ciddi şeyler mi yazmak lazım?Hebele hübele yazsak?
-Lan manyak mısın?! Romantik ol olm azcık. Biraz da karamsar takıl. Şimdi bu moda
-Hmmm tamam
"Gözlerin ıslanmış kadınım. Yağmur mu yağıyor yoksa?" Oldu mu
-Aferin
-Ehe
Karalamalar bölümündeki yazıları okudukça Anathema'nın ülkemizde neden bu kadar ilgi gördüğünü anlamak oldukça basit bir hal alıyor. Durum böyleyken sünnet de olurlar Cihangir'de evde tutarlar valla. Yaşadığım son birkaç yıl boyunca şu gerçeği iyiden iyiye kavramış bulunmaktayım.
Acı çekmek insanın kendi yaşam sorumluluğunu üzerinden atmasının en kolay ve en kabul edilebilir yoludur. Acıya teslim olmak bizi yaşamak için çaba göstermek derdinden kurtarır ama bedeli özgürlüğümüzdür.
Ve şimdi diyorum ki; ey sen yüzünü kollarının arasına gömmüş, karanlığın bağrında çaresizce ağlayan çocuk!!! Ne zaman fark edeceksin?Mutlu olmayı hiç istemedin ki!
-Abi şimdi buraya illa ciddi şeyler mi yazmak lazım?Hebele hübele yazsak?
-Lan manyak mısın?! Romantik ol olm azcık. Biraz da karamsar takıl. Şimdi bu moda
-Hmmm tamam
"Gözlerin ıslanmış kadınım. Yağmur mu yağıyor yoksa?" Oldu mu
-Aferin
-Ehe
