Forum
Kimi kandırıyorum ki kendimden başka? Bir umut, bin hayal besler varlığımı son 12 ay boyunca... Kasvet işler iliklerime yağmurla birlikte... Ve soğuk işler... Yağmur işler... Sen dışında herşey...
Düşünmezsin bilirim... Belki umursamazsın bile... Kanar bütün o iltihaplı yaralar, geçmişim kanar... Ve bir ütopya daha bir çekingenliğin altında acı çekerek can verir, kanar yarınlara... Bildiğim tek şey var, bir daha asla "peki ya olsaydı?" demek istemeyeceğim... Ölümüme geliyorum... Ne olursa olsun, bir cevap almadan vazgeçmek yok senden...
Ben de insanım lan!
Ne olursa olsun, bir cevap almadan vazgeçmek yok senden...
Kararlı, güzel satırlardı
Kalemin daim olsun
kibarcık
inanırım ki; insan eninde sonunda her şeye alışır.
Kaç gün oldu... Hala ses yok... Telefonun başında beklerken geçer gider yaşanılabilecek onca an... Kaç gün oldu... Ses yok. Belki de hayatımda olmayacak olan bir sesin, bir yanılsamanın peşinde oradan oraya sürüklenip gitmekten daha anlamlı bir şeyler vardır hayatta? Ses yok...
Ne derler adına? Kararlılık? Saplantı? Tutku? Şizofreni? Yoksa sadece aptallık mı? Yaşanılabilecek onlarca şeyi burnunun ucuyla itmek bir tür hata mı? Geçmişte yaşanılabilir olan her ne varsa bir çırpıda yaşayıp bitirmeye odaklanan o bencil hedonist ruh nasıl oldu da takıldı kaldı bu telefonun başında?
Hala ses yok... Belki de olmayacak asla... Kırıla kırıla bugünlere gelen ruh sessiz bir boyun eğişle beraber karanlıklara sığınır, çıkmak istemez onca zaman boyunca kendisini bu kadar çok kıran insanların arasına... Saplantı mı? Şizofreni? Tutku? Belki de sadece aptallık...
Tam iki sene önce ailesinden uzakta, sevdiği herkesten uzakta küçük bir kız büyük bir hata yaptı... Ve tam iki senedir kendinden kaçmaya çalışan o küçük kız, kaçmaya çalıştıkça saplandı kaldı bu batağa... Tam altı aydır temizlemeye çalıştıkça bu pisliği, belki de battı daha çok çamura... Belki de yitirdi o imkansız olana has değerini ve bir defa daha bir insanın -ki o insan herhangi bir insan değildi- gözünde bulandı çirkinliklere... Hala ses yok...
Durmaz kuşkucu beyin, alışmış etrafında her ne varsa sorgulamaya... Bilmez mutluluğu... Daha önce kaç defa söylenmişti kendisine bu? Mazoşist bir ruhun kırık dökük parçaları arasında nefes almayı yaşamak diye değerlendirenler yanında kendi çöplüğünden beslenmeyi reddeden o küçük kız büyüdükçe büyür sorunları da... Şizofreni mi? Tutku mu? Gökyüzünden gelecek olan bir mucizeyi bekleyebilecek kadar büyük bir aptallık belki de...
Bildiğim tek bir şey var... Şimdiye kadar yaşanılan her ne varsa, acıtsa da başkalarını, acıttı beni de içimde... Ve artık bu son... Son umut, son hayal... Son aptallık belki de...
Ben de insanım lan!
Tuttum nefesimi... Bekliyorum... Nerdeysen... Özlüyorum... Camdan ütopyalarımı aldım kucağıma... Beni bu hayal dünyasından tutup çıkarmanı bekliyorum...
12...
Ben de insanım lan!
yeni yazılarda cok guzel olmus.
devamını bekliyorum.
Bir silüet belirir kapıda, girmekle kalmak arasında... Bir silüet belirir yalnızlığımın ufkunda... Taze bir bahar havasıdır, onunla beraber akar bu işkence odasına. Bir aydınlık, bir berraklıktır çağlayarak akar bu küskün kırılgan hayatıma... Bir silüet belirir, kapıda...
Yalnızlık çanları alarm veriyor geçmiş gitmiş bütün ölü ruhlara. Kopuyor geçmişim, geçmişimde kendini bana feda eden kaç tükenmiş ruh varsa. Geçmiş bir sandal üzerinde, bir daha hiç geçmemecesine kopup gidiyor ciğerlerimden, bir daha asla "keşke" dememecesine...
Ufuktan gün doğuyor, karanlıklara saklanan bütün kötü ruhlar kör oluyor gözlerinin ışığında. Etrafında parlayan hare aydınlığıyla saklanacak yer bulamayan küçük iblisler korkuyla kaçıyorlar, gidebilecekleri en uzağa doğru...
Kendi ülkemde, kendi bünyemde bayramlar başlıyor bunca senelik karanlığa inat... Eğleniyor içimdeki her hücre... Mutluluk sarhoşu, zafer nidalarıyla çalkalanıyor evrenim, küçücük bedenim... Kendi içimde sakladığım sonsuzluğuma sonsuz bir aydınlık geliyor. Uzaklarda şafak söküyor kan kan... Ve gül parmaklı tanrıça, AurorA; şerefine kaldırılmış kadehlere muzip bir gülümsemeyle karşılık veriyor. Gül parmaklı tanrıça; Aurora lanetinden etkilenmiş bir evreni daha azad ediyor...
Bir silüet beliriyor, karanlıkları aydınlığa çevirmek üzere... İsa geliyor, ruhları kavuşturmak için sonsuz sevgiye... Eşikte adımı, bir silüet bekliyor. Ülkemdeki her hücre, içeri adım atmasını bekliyor. Ama ya gelmezse?
Ben de insanım lan!
içinde boğulurum diye okuyamıyorum kızmıyosundur umarım ece?
Boğulmazsın korkma... Sığlaştım artık... ![]()
Ben de insanım lan!
tamam o zman en kısa sürede okucam hepsini ![]()
Karanlığında unutulmuş, üstü toz tutmuş... Karanlığında boğulmuş gibi... Sesini yitirmiş, rengini yitirmiş gibi... Kayıplara karışmış, geçmişine boğulmuş, yitip gitmiş gibi bir gün...
Arkadaşlarınca oyunlara alınmamış, hiçbir isteği yapılmamış, o küçücük çocuk gibi... Gökyüzünün yağmur öncesi sessiz homurdamaları gibi... Gökyüzünün maviden griye dönüşü, şekerin eriyip yavaş yavaş yok olması gibi...
Yalnızlığında kendine sarılıp, halisünasyonlarının bitmemesi için sessizce dua eder gibi... Umutlarını yitirmiş, çiçekleri solmuş, kokusu kaybolmuş gibi... Yok olmak gibi seni beklemek... Yok olmak gibi...
Ben de insanım lan!
Yağmura gök gürültüsü eşlik ederken, o gece karanlığında küçük bir kuş havalandı gökyüzüne... Nereye gideceğini bilmeksizin dans etti çakan şimşeklerin altında... Ne bir cami avlusu, ne bir başka kuşun kanadı... Kimseye ait değildi, yersiz yurtsuz göçebe...
Bütün tehlikelerde tek başına savaştı, birlikte mücadele verebileceği bir sürüsü yoktu ki... Yersiz yurtsuz, göçebe... Bütün yollarda tek başına süzüldü, başını daima dik tuttu...
Ağırdı yalnızlık duygusu ve sürekli kulağındaydı toplumun dürtüsü "Sürüden ayrılanı kurtlar yer!" Yine de aldırmadı yersiz yurtsuz göçebe... Bir oraya, bir buraya. Dileğiydi dilediği gibi gezip görebilmek dünyayı ve anlamak insanların bu karmaşık yaşamını...
Tek gecelik aşklar yaşadı ağaç dallarının koruyuculuğuyla, ama nafile... Gidilecek bir yol uzanırdı önünde bir ömür boyunca... Yersiz yurtsuz, göçebe... Aldandı ve aldatıldı tarihler boyunca. Aşağılandı da birçok defa... Durmadı, duramazdı. Aldanmışlıkların arasından sıyrılıp bir daha hiçbir sahte kucakta durmamacasına devam etti yoluna... Yersiz yurtsuz, göçebe...
İnanmadı kendisine yem atana, güzelliğine şiirler yazana, anlamsızca gözlerini dikip bakana... Herşey bir menfaat oyunuydu, oyunlarda onun yeri yoktu...
Ve anladı anlamsızca... Yerinin olmadığını, hiçbir yere ait olmadığını... En azından bu dünyada...
Ben de insanım lan!
Bir gün daha geçip gider zalimce ay takviminden... Günler durmak bilmezcesine bir süratle bağlanır geceye, kara geceler ağır ağır döner gündüze... Bir gün daha ve bir gün daha diye diye uç uca bağlanır gecelerle gündüzler, yarınımız dün olur, bugünümüz geçmiş olur... Tarih oluruz ağır ağır fark etmeden geçip giden zamanın alıp götürdüklerini...
Saatler güne, gün geceye, gece izbe geçmişe bağlar bizleri... Yaşadığımız her an geçmişken, gelecek bu şekilde gelip geçerken ayaklarımızın altından kim ve nasıl dur diyebilir akıp giden bu geçmiş denizine? Kim ve nasıl kurtulabilir ölüm denilen o mazi dehlizinden?
Herşey bir yana... Unutulmaktır insanı öldüren...
Ben de insanım lan!
Günlerin arkasına eklenen acılar... yorğunlukların umuduydu bu... unutulmak peeeeeeh ![]()
güzel yazmışınız yine efem ![]()
Uzun-uzak-karanlık-soğuk yollar... Adım adım biter geçer adına yol dediğimiz yaşam... Her adım bir başka çamura saplar ayağımızı, yapışır gelir bizimle sonraki adımlara...
Sus ve söyle... Sadece söyle... Ya da sus... Sadece senden duymak istediğimi söyle... Yoksa sus... Bu adımlar getirir mi beni sana, seni bana?
Ben de insanım lan!
Sil baştan yaşanır bu şehirde aşklar... İs ve kül yağarken gri binaların üzerinden ruhlarımıza, sil baştan yaşar ruhlar...
Gözlerimize, içimize işler soğuk, karanlık ve o koyu gri duvarlar... Bu şehir yasak şehir, her şeyin, insana dair her şeyin yasak olduğu şehir bu şehir... İs ve kül yağar sonbaharda gri bacalı dev binalardan... Karanlık süzülür bu şehre, derinlerde... İnsanlar çamurdan maskeleri yüzlerinde, sıradan yaşamlarında cinnetin uçurumunda yaşarlar cenneti ararken... Bu şehirde kan yağar...
Süpürür sokakları, yerdeki ceset leşlerini çöpçüler... Bu şehri kinle, kan besler... Bu şehir yasak şehir. İnsana dair olan her ne varsa yasak olan şehir... Gülümsemez gözler, bakışların altında kuşkucu gergin bir ışık... İnsanlar konuşmaz bu şehirde... Yakınlaşmak yasak... Kaç kaçabildiğine milyonlarca kendinden... Cinnetten bir adım geride yaşar insanlar. Her an bir an çıkabilir cesetlerin üzerinde yükselen karanlık güneş yine...
Çamur yağıyor lapa lapa camdan dışarıda... Asit yağmurları temizliyor sokakları. Hastalıklar, felaketler... Ve sıcacık evlerinde kokuşmuş koltuklarında oturup televizyonlarını izliyor insanlar temizlenirken sokaklar... Cinnete bir adım... Cinayete bir adım... Ölüme bir adım...
Kan ve irinle beslenir bu şehir. Gri duvarlardan oluşmuş "yasak şehir"... İnsana has olan her ne varsa zorla unutturulan, zorla güçle kanla taşla korkuyla sopayla boyun eğdirilen insanların yaşadığı yasak şehir...
Ben de insanım lan!
