İçeriğe geç

Forum

Karanlıklar ve Aydı...
 
Bildirimler
Tümünü temizle

Karanlıklar ve Aydınlıklara...

524 Gönderiler
56 Üyeler
0 Reactions
130.3 K Görüntüleme
AurorA
(@aurora)
Gönderiler: 6759
Illustrious Member
Konu başlatıcı
 

Boğuluyoruz her geçen gün hayatın içine... Karanlık çirkefine sarıyor sarmalıyor hayat bizi, benzetmek için diğerlerine... Her geçen gün biraz daha uzaklaşıyoruz eski hazinelerimiz dürüstlük ve özgürlükten. Her geçen gün bir ilmek daha atıyorlar bir diğer ucunda gidişatın tuttuğu tasmalarımıza...

Kimin ne için ve kimin için icat ettiği konularında sürekli dudaklarımızdan sızan küfürlere inat ihtiyaç duyuyoruz o kağıt zamazingolara. Ve onlardan ne kadarını elimizde tutabildiğimize bakarak bir gıdım daha bollaştırıyor ipimizi hayat. İçimize bakmaksızın tipimize ve kartvizitlerimize bakan insanlarla haşır neşir oldukça profesyonel dünyanın içerisinde kademe taşlarından yer seçiyoruz mezar taşı misali... Üstümüze örtüp kartvizitlerimizi, ayaklarımızın altında kademe taşlarıyla boy gösteriyoruz kolpa meydanlarda...

Hepsi bir amaç uğrunaydı aslında... Doğru yaşamak adına bir hayalle çıktık yola. Sırt çantamızda sakladığımız ve kimselere göstermediğimiz hayallerimizi beslemeyi unutmaksızın doldurup boşaltıyoruz ceplerimizi. Bir adım daha... Bir adım daha.. Daha ne kadar gerilir bu tasma? Nerelere çeker ve fırlatır insanı? Daha neler göreceğiz? Ne pişkinlikler, ne yalakalıklar ve daha ne riyalar göreceğiz? Şaşırmaktan yorulan mimiklerimizi de unuttuk kaldırım taşlarında. Çıkarıp attığımız statüsel kıyafetlerin altında...

Bir hindi ne kadar kabarabilir kendisini daha iri gösterebilmek için? Bir hindi şişinmekten patlar mı sonunda?

Evet biliyorum... Hep siz bildiniz en iyisini... Hep siz hissettiniz en güzelini. Ve hep sizler, herşey tek tek sizler içindi. Dünya hep sizler etrafında döndü. Bencilliklerinizi bütün araçlarınıza amaç kıldınız. Ve hep anlaşılmayı bekleyerek büzdünüz dudaklarınızı...

Ve ben... "Oynamıyorum! Bana ne!" demeyi o kadar çok isterdim ki... Hep o kimin ne için ve kimin için icat ettiğini bilemediğimiz kağıt oyuncaklarla roller satın almak zorunda bıraktık kendimizi... Sahte maskelerimizle uyandık her güne. Akşam sıcacık evimizde huzur içinde uzatabilmek için ayaklarımızı... Sırt çantamızda beslediğimiz hayallerin altına gazoz kapağı sıkıştırmakla geçmiyor hayat... Ve büyümek bu olsa gerek. İnsanların "sonunda adam oldu" demesi için bin türlü salakla bin türlü asalak arasında gidip gelmek...

"Bana ne! Ben oynamıyorum!" demeyi o kadar çok isterdim ki...

*N'olur bu defa şans topu bize gülsün ya! :roll:


Ben de insanım lan!

 
Gönderildi : 16/06/2010 9:56 pm
songsofdarkness
(@songsofdarkness)
Gönderiler: 1686
Noble Member
 

Dön!

İçini çıkarıp kese kağıtlarına doldurduğum çocukluğum
Sırtına bakıp! sırtına bakınıp hep parmaklarımı aradığım
o körpe cahilliğim...
teninin herhangi bir yerinde kaybetmeyi düşündüğüm aklımın bir kısmıyla
Seninle bütünlenmek...
seninle ayrılıp bölünebilmek kadar doğal olan!
birleşip çoğalabilmek arzusu bu!!

Başka bir şey değil...


Bütün gerçek fanları bir gün tekrar Empyriumun doğacağına inanıyor ve Empyriumu halen kalplerinde yaşatmaktadırlar.

İŞTE ANLATMAK İSTENİLEN TAM OLARAK BUYDU...

 
Gönderildi : 19/06/2010 6:15 pm
AurorA
(@aurora)
Gönderiler: 6759
Illustrious Member
Konu başlatıcı
 

Alev süzülüyor boğazımızdan aşağı... El ele -birbirine tutunmuş iki özlem meşalesi... Meşakkatli bir yolun başındaydık ancak. Ciğerimizde geçmişten kalma hüzün birikintileri...

Neler ummuştuk ya da neler bulmuştuk birbirimizde bilmiyorum. Çok çok iyi bilsem de bilmiyorum... Ama bir şekilde çıkardık attık üzerimize yapışan bütün o kötü ve köklü maskeleri.. Bir şekilde -nasıl olduğu bilinmez- soyunduk birbirimize ve attık kendimizi o köpüren dalgalarıyla engin denize. Boğulma tehlikesini bile göze aldık...

Bir şekilde... Bir şekilde... Soyunduk üzerimizde her neyin ya da kimin izi kalmışsa. Birbirimizde arındık ve sevdik ve sevindik "biz"e dair her ne varsa... Ve sevdik ve sevindik "biz"e dair her ne yaptıysak... Kil ve çamurdan değil, ruh ve kayadan inşa ettik bugünümüzü, bugünümüzü biz dünden inşa ettik... Yenilgilerimiz getirdi bizi bugünlere... Yenildiğimiz her şeye ve herkese binlerce defa şükredercesine...

Ve hep azalır denilen o duygu, söner denilen o duygu... Beni onca zaman o kadar çok ürküten o duygu... Hep azalır denilen o duygu, söner denilen o duygu...Meğer ne aptalmışım dedirtir şimdi... Alevleri söndüren yalanlardır sadece... Biz yalanı hiç bilmedik. Ve hiç sürmedik ellerimizi daha önceleri parmaklarımızı üzerinden eksik etmediğimiz tetiklere...

Karanlıklarımızdan yarattık bugünlerimizi. Ve bugünlerden yaratacağız yarınlarımızı...


Ben de insanım lan!

 
Gönderildi : 16/07/2010 8:36 pm
Dawn_Of_Relic
(@dawn-of-relic)
Gönderiler: 2942
Famed Member
 

Ne karanlığı ne aydınlığı kadın. Geçmişimi s.kim sana bişey olmasın. Boşver geçmişi geleceğimize bakalım. Ne karanlık ne geçmişteki gölgeler yarattı bugünü dünü yada geleceği. Ay ortasında cebimizde kalan 20 lira, 8 ay evde otururken etmediğimiz kavgalar, elektrikler kesikken içtiğimiz bira ve mum ışığında kitaplar, alaiye, metro turizm, pucca, paraya birbirimizi satmamamız yarattı bugünü dünü ve yaratılacak geleceği. Bırak allahını sevesen geçmişte kalanlarıda, yanımızda olmayanlarıda, 3 kuruşa satanlarıda...

Hiç birinin pamuk ipliği kadar bağlantısı yok yaşananlar ve yaşanacaklarla...


Bir sen, bir ben, bir de köpek!

 
Gönderildi : 16/07/2010 8:45 pm
AurorA
(@aurora)
Gönderiler: 6759
Illustrious Member
Konu başlatıcı
 

Te allaam ne güzel romantik romantik yazmışım be adam... İçerik iyi güzel de iki betimlemenin belini kırsan ne olur sanki :-D alla allaaa


Ben de insanım lan!

 
Gönderildi : 16/07/2010 8:53 pm
AurorA
(@aurora)
Gönderiler: 6759
Illustrious Member
Konu başlatıcı
 

1.
Güneş ufuk çizgisine batarken, kana bulandığı izlenimi veren kırmızı gökyüzü eflatundan mora, mordan laciverte doğru dönüyordu. Diğerlerinden uzakta oturmuş, zamanın onu hiçliğe doğru çekmesini bekliyordu. İsyan etmek nafile… Kimsenin suçu ya da kötülüğü değildi bu. Dinsel bir vecibeydi sadece… Tanrılar onu istemişlerdi, hepsi bu… Yaşının çok küçük oluşu ya da geçmişin aşk ve serüven dolu, isyan dolu hikâyesi değildi… Sadece tanrılar onlardan kızını istemişlerdi…

Büyük çadırdan köyün reisi Amatu önce çıktı. Ve diğerleri de onu takip ettiler. Gözlerini Amatu’nun gözlerinden kaçırdı. Onun yüceliğini kabul etmek anlamına gelen bu tavır, Amatu’nun dikkatini çekmişti. Demek Aura kızının kurban edilmesini kabullenmiş, herhangi bir sorun çıkarmayacaktı. Oysa asi tavırlarıyla tanınan Aura’nın eskisi gibi yine sorun çıkaracağını düşünmüştü tüm köy halkı. O ise sessiz bir şekilde kızının kurban ediliş vaktini bekliyordu…

_Biliyorsun, bu sadece benim kararım değil

Dedi Amatu. Bilmesi neyi değiştirirdi ki? Bütün köy ölüme gönderilmesi için onun kızını seçmişti… Amatu yanına geldiğinden beri bir defa dahi gözlerini yerden kaldırmamıştı Aura… Amatu’nun gözlerinde geçmişte durmaksızın kıkırdayan Aura’nın silüeti belirdi… Nasıl olmuştu da zalim zaman bu kızın yüzlerinde acıdan çizgiler oluşturmuştu?

_Eskiden hep gülerdik… Hatırlıyor musun? Naki tepesine tırmanırken, anneme molehiya toplarken, ata binerken… Kendine ve ailemize bunu neden yaptın Aura?

Aura cevap vermedi. Bir gün kendisine bu sorunun sorulacağını biliyordu. Cevabını çok önceden düşünmüş ve hatta geveleyebileceği birkaç şey bile bulmuştu. Ama şimdi, pişmanlık belirtisi görebilmek için gözlerinin içine bakan kardeşinin umut dolu gözlerine isyankâr bir bakış attı. En son dokuz yıl önce meydan okurcasına gözlerini çekmeden baktığı gözlerine… Konuşmak istemiyordu. Olan olmuştu. Yaptığı şey üzerine uzun yıllar düşünme fırsatı bulmuştu. Köydeki herkes onun delirdiğini kabul etmiş, onunla konuşmayı bırakmışlardı. İlk olarak da Amatu… İşte o zaman Naki tepesi Aura için özel bir yer haline gelmişti. Sürekli oraya gider, annesi için topladığı Malehiya otlarının arasında oturur, tepeden aşağıya, geçmişe ve geleceğe bakardı… Kabilesi için yaşamıyordu artık. Ailesi için ise zavallı bir meczuptu… Bu nedenle yasaları gereği cezalandırılmamıştı zaten. Bu şekilde davranmasa kızı çok daha önce, henüz karnındayken kurban edilmiş olacaktı. Aura’nın bütün niyeti kızını hayatta tutabilmekti. Yoksa kendisinin zaten ölüden bir farkı kalmamıştı…

_ Eğer seçim şansım olsaydı, geçmişe dönüp o ailelerin köye kabul edilmemeleri için elimden geleni yapardım Aura. Böylece hiçbir korkunç olay yaşanmamış olurdu.

Yavaşça yerinden kalktı. Gözlerini Amatu’dan olabildiğine uzak tutuyordu… Kendi ölüm fermanını imzalamanın çocuğuna herhangi bir yarar sağlamayacağının farkındaydı. Nehir kıyısına doğru ilerlerken, büyük çadırda iki kişi tarafından tutulan çocuğunu kaçırmanın, kendi kaçışından daha zor olacağının farkındaydı. Ama bir türlü vazgeçmiyordu bu ritüeli nasıl sabote edeceğini düşünmekten…
Devam edecek…


Ben de insanım lan!

 
Gönderildi : 28/10/2010 9:42 am
Dawn_Of_Relic
(@dawn-of-relic)
Gönderiler: 2942
Famed Member
 

Noluyor lan? WTF? Hikaye yazmaya başladında benim niye haberim yok?


Bir sen, bir ben, bir de köpek!

 
Gönderildi : 28/10/2010 10:22 am
AurorA
(@aurora)
Gönderiler: 6759
Illustrious Member
Konu başlatıcı
 

:D sormadın ki :) evde boş boş otururkenki dönem için neyin hayalini kurduğumu biliyorsun ama... Kaçınılmazdı bu benim için :-D


Ben de insanım lan!

 
Gönderildi : 28/10/2010 10:36 am
AurorA
(@aurora)
Gönderiler: 6759
Illustrious Member
Konu başlatıcı
 

Anahtarlarına gözü takıldı önce… Sonra varlığının bu odada ne işi olduğu konusunda tereddüte düştü… “Neredeyim ben? Ne yapıyorum? Ne işim var bu insanların içinde?” Yan masadan gelen kahkaha bakışlarını o yöne çevirmesine neden oldu… Ne kadar zamandır tanıdığını bilmediği güzel ve bol makyajlı bir kadın yüzü, şişman ve çirkin olan bir diğeriyle sohbet ederken yapmacık ifadelerle çınlatıyordu kahkahalarını odanın duvarlarında fütursuzca... Nasıl da fevri bir duruştu adamdaki… Masanın kenarına elleriyle baskı uygularken, bir yandan da kadının dekoltesini süzüyordu, ciğerci kedisi misali…

Masasının üzerindeki dosya yığınının ardına gizlenip, etrafa bir göz atmaya karar verdi… Oldukça geniş ve sarının kötü bir tonuyla renklendirilmiş duvarları olan bir oda içindeydi. Duvarlarda çok az pencere vardı ve pencere boyutları o kadar küçüktü ki, güneşin en tepede olduğu saatlerde dahi ışık yakmak gerekirdi içeride… Nitekim şimdi de beyaz florasanlar olabildiğine yanıktı… Pencere azlığının aksine, neredeyse duvardaki bütün boşluklar raflarla doldurulmuştu. Ve bütün raflar da üzerinde türlü yazılar yazan dosyalarla… Bunca dosya ne işe yarıyordu ki? Siyah kaplarından, içlerindeki bilginin kadim dünyanın sırlarını içermediği sonucuna vardı… Ve kendi masasının üzerindeki dosya yığınlarına göz gezdirdi… Binlerce yıl önce “bilgi”nin daha kolay şekilde gelecek nesillere aktarılması için icat edilen “yazı” ne kadar fevrice kullanılıyordu… Ya o kâğıtlar? Kil tabletlerden parşömenlere yapılan yolculuk, üzerine hiçbir şey ifade etmeyen cümlelerin, hesapların yazılması, bir daha bakılmamak ve görülmemek üzere bu plastik kara dosyalar içinde kenara kaldırılması için mi yapılmıştı?

Karşı masadan gelen bir hapşırık sesi, gözlerinin o yöne çevrilmesine neden oldu. Kırmızı burunlu, vücudu içinde türlü mikropların varlıklarını sürdürmek için verdiği savaş nedeniyle bitap düşmüş, saçları ensesinden toplanmış, gözlüklü bir kadın utangaç bir edayla çevresine bakıldı, duyulmasını istemediği bir hata işlemişçesine… İçine gömüldüğü tozlu dosyaların suçunu ele vereceğinden korkar gibi bir telaşla başını tekrar gömdü anlamsız kâğıtlara… Yan masanın kenarlarına baskı uygulamaktan sıkılan şişman adamın, masadan doğrulmasıyla, biraz önce masalarına gömülmüş duran herkesin mezara girermişçesine masaya daha da eğildiğini fark etti... İçeride tam bir sessizlik hâkimdi şimdi. Şişman adam kapıya doğru yavaşça ilerlerken, bir yandan da gözleriyle masadakileri kontrol ediyordu. Az önce hapşıran kırmızı burunlu kadının önünde durdu ve “X hanım söylediğim raporlar hala bitmedi mi? Bu işin çok acil olduğunu söyledim size, halen burada oyalanıyorsunuz!” dedi sertçe. X hanım az önceki utangaç tavrını sürdürerek, “Ama efendim, ben o raporları hazırlıyorum zaten şu an…” dediğinde şişman adam onu duymamış gibi kendi kendine söylenerek çıkmıştı kapıdan. “Hepsi birbirinin aynı, kaytarmak için zaman gözlüyorlar… Çıkmasına izin vermedim ya, aklınca iş yavaşlatıyor… Çıksa ne yapacak sanki doktora mı gidecek? Biliyorum gidip evinde yatacak eğlenecek… vs. vs…” Bu sözler masalarında klavyelerde ahenkli seslerle değişik bir müzik oluşturmaya çalışıyor gibi görünen diğer insanların on saniyeliğine duraksamalarına, gözlerini X Hanım’a çevirmelerine neden oldu. X Hanım ise, gözyaşlarının yuvalarından akmasını zar zor engelleyerek gömüldü tekrar dosyaların içine… Gördükleri karşısında burasının bir hapishane olduğunu, kendisinin de burada tutuklu bir mahkûm olduğunu düşünüyordu ki, tam o sırada yanındaki masada oturan güzel kadının “bozmayın moralinizi, saat altı oldu zaten. Mesaiye kalmayacak olanlar şimdi çıkabilirler” demesiyle artık özgür olabileceğini düşündü…

Özgürlük neydi ki? Kendisini binlerce “istek”le köleleştiren insanın özgürlük anlayışı, ancak bu isteklerini karşılayabilmek için yaptığı kölelikten birkaç saat için yoksun olmak olabilirdi… Hayır… Daha da özgürleşmeliydi insan… Bütün düşüncelerden, bütün arzulardan ve bütün gereksinimlerden özgür olmalıydı. Kendi çevresine ördüğü duvarı yıkarak kurtulmalıydı kendisinden… Ancak o zaman bir ruh özgür kılabilirdi kendisini… Aklı binlerce düşünceyle karışmış şekilde bir elinde paltosu, diğer elinde az önce masasında boynu bükük duran anahtarıyla merdivenlerden aşağı indi…

Kendisini dışarı attığında gökyüzünün bütün güneşi kendisi içerdeyken tükettiğini, etrafın karanlığa hapsolduğunu fark etti. Bahçede birçok insan ellerindeki anahtarlarla arabalarının kapılarını açıyor, arabalarını günün neredeyse ilk ışıklarında park ettikleri yerden dışarı çıkarıyorlardı… Elinde anlamsız bir aksesuar gibi duran anahtarlara baktı… Demek ki onun da diğerlerinin dokunmasını istemediği, sahibi olduğu bir şeyler vardı… Sahip olmanın hiçbir anlam ifade etmediği o anda, elindeki anahtarı elinden bırakarak bütün varlığını toprağa hediye ettiğini hissetti… Artık daha da özgürleşmişti… Sahip olmak için satın alırken, aslında satın alınan varlığını bütün bağlarından koparıp kendini sadece evrene adamak için içinde dayanılmaz bir istek duyuyordu… Olmak istediği her şey aslında onu olması gereken her şeyden öyle çok uzaklaştırmıştı ki, kendisini içi boş ve yaşamayan biri gibi hissetmekten öte duygu yaşayamıyordu.

Birçok arabanın dizildiği ve birbirlerine korna çalarak iletişim kurmaya çalıştığı sokaklarda boş boş yürürken yanından geçip giden insanların yabancı yüzlerine baktı… Saçlarına bilmem hangi artistin saç şeklini verdiren kadınlar, insanın beş duyusundan biri olan koklama duyusunu felç edercesine bilmem kaç liraya aldıkları isminin telaffuzu zor parfüm şişelerinden birini üzerlerinde yumurta kırar gibi kırmışlardı adeta… Ve binlerce yıl önce ilk insanın bitki liflerinden oluşturarak soğuktan korunmak amacıyla icat ettikleri ama şimdi hangi trend markaya ait olduğu, sadece bu gizli cemiyete tabi olan insanlar tarafından bilinen ve takdir edilen kıyafetleriyle, ekranlara yapışan ünlü manken edasını takınmış yürüyorlardı… Hani insanın elinde bir fotoğraf makinesi olsa, bol flaşlı bir resim alıp bu maskaralığı ifşa edesi geliyordu… Gerçi anı ölümsüzleştirmek ve insanın en büyük düşmanı olan unutkanlığın önüne geçmek için icat edilmiş bu aleti de bu amaçla kullanmayı kendisine yediremezdi ya, neyse…

Birbirinin arkasında sıra oluşturmuş araçların arasından zar zor karşıya geçtiğinde, kalabalık vitrinli dükkânların önünde, dükkân camına yapışmış duran insanlar gördü. Teşhir edilen ürünün dünyadaki tek numunesinin bu dükkânda bulunduğuna inanarak kendisi de elinde olmayarak bu mucizevî varlığı görmek üzere aynı yöne seğirtti. Camın üzerinde “her şey yarı fiyatına”, “iş değişikliği nedeniyle zararına satışlar” yazan dükkânın insanlar üzerinde yarattığı etkiyi düşündü… Farelerin labirentte saklı peyniri bulduğunda yaşadığı duygular okunuyordu cama yapışmış duran insanların yüzlerinde. Yaklaşık bir senedir zararına satış yapan bu dükkânın nasıl olup da halen insanlara ucuza mal satarak cenneti garantileme amacına hizmet ettiği konusunda en ufak bir şüphe duymayan insanlar, dışarıda olduğu kadar içeride de çamursu bir girdap yaratmışlardı. Ortaya dökülen malları adeta birbirleriyle savaşarak ganimet misali ele geçirdiklerinde satıcının yüzündeki tacirlere özgü sırıtışı fark edemeyecek kadar bitap düşüyorlardı… Dükkânın içinde insanın ilgisini çekebilecek başka hiçbir şey olamazdı, kafasını çevirdi ve insan kalabalığının içinden yürümeye devam etti…

Bütün bahanelerini bırakarak özgürleşmesinin mümkün olamayacağı konusunda ciddi tereddütler içerisindeydi. Bir zamanlar yaşamın ne kadar kolay olduğunu, asıl zorluğun eski çağlarda yaşandığını düşünürken, şu anda bütün düşünceleri altüst durumdaydı. Üyesi olduğu ve kendisi gibi düşünen bireylerin içinde pek yer almadığı yahut yer alsa da sesini çıkaramadığı toplumun yönlendirdiği bir yaşamda özgür olmanın, eski çağlarda sahiplenilmemiş diyarlarda yaşanılabilecek özgürlüğün yanında çok daha zor olduğunu fark etti. Oysa hepi topu seksen seneydi ömür. Sonrası meçhuldü… Kimin nasıl yaşayacağı konusunda geçmiş ritüellerin geliştirilerek insanın boynuna ilmek misali geçirilmesiyle özgürlük hayalinin daraltıldığı, insanın özgürlüğünün dahi tasarlandığı bir çağda, geçmiş çağları özlüyordu. Hayallerinin izinden gitmesi bile tasarlanmış, trendleştirilmiş, isimlendirilmiş ve etiketlenmişti… Her etiketin altında onu takip eden üyelerin bulunduğu çok cemaatli bir yapının küçük bir bireyiydi sadece… Neyi nasıl değiştirecekti?


Ben de insanım lan!

 
Gönderildi : 21/12/2010 6:45 pm
siddharha
(@siddharha)
Gönderiler: 62
Trusted Member
 

yazılarını okuyorum henüz hepsini okuyamadım yorum yazma işinde çok kötüyüm okuduğumu bilmen benim için yeterli
aslında güzel çok iyi ooooooooooovvvvvvvv movvvvvvvvvv vahşet gibi şeyler dememek için yazmıyorum
diğerleri nasıl yazılır bilmiyorum ancak yazıların için iyi şeyler düşünüyorum
kalemin ya da kılavyen yanında olsun:)


MENDAŞELA HAYVANAT BAHÇESİ
GÜZEL VATANIM MALTA

 
Gönderildi : 22/12/2010 6:11 pm
AurorA
(@aurora)
Gönderiler: 6759
Illustrious Member
Konu başlatıcı
 

teşekkür ederim :) okunduğunu bilmek kafi :)


Ben de insanım lan!

 
Gönderildi : 23/12/2010 12:19 am
AurorA
(@aurora)
Gönderiler: 6759
Illustrious Member
Konu başlatıcı
 

Karanlık, çok uzaklarda kalmış bir şehir gibi kırpar gözlerini… Uzak diyarlarda kalan, unutulmuş binlerce acı kıvranır varlıkla yokluk arasında… Yokluklar geçer, varlıklara yönelir ruh, kendisini yöneten hedonist ruhun çınlayan kahkahalarında… Çınlar geceye, bunca zamandır saklanan nur. Karanlıklar da geçer gider bir gün, bütün çirkinlikler gibi… Huzur damlar nehrin coşkusuna, geride bıraktığı bütün ödeşmelerinin ardından… Yeni bir gün doğar, gün doğar yeniliklerin ardından… Yeniden bir gün doğar batmak üzere olan güneşin ardından. Hiç bitmez gün… Karanlık, çok uzaklarda kalmış bir şehir gibi titreyerek kırpar gözlerini…


Ben de insanım lan!

 
Gönderildi : 16/02/2011 5:39 pm
MetALgOds
(@metalgods)
Gönderiler: 782
Prominent Member
 

küçük kız tanrıyla konuşuyor
yatağının altında
kokmuş bir ceset saklıyor

küçük kız tanrıyla konuşuyor
çok güvendiği aşkı
onunla dalga geçiyor

küçük kız tanrıyla konuşuyor
kendisiyle fısıldaşarak
altını ıslatıyor
küçük bir tanrı kızıyla sevişiyor
pisliğin dünyasına
yeni bir çocuk doğuyor

bağışla beni tanrım
günah işledim


Yaratmak güç istencinin en kudretli belirtisidir.
Karanlık da ona yataklık eder !

http://www.felsefehayat.net/

 
Gönderildi : 15/10/2011 6:40 pm
AurorA
(@aurora)
Gönderiler: 6759
Illustrious Member
Konu başlatıcı
 

Yanlış bir zamana doğmuşuz, bütün değerlerin alt üst edildiği... İyi ile kötünün yer değiştirip kaosun hüküm sürdüğü bir çağa uyanmışız sanki... Güvenebileceğimiz tek şey içgüdülerimizken, onu da kirletmişler çağlar boyu anlamsız önyargılarla... Çorba kıvamında bir duygu çamuruna atılmış insanoğlu, adını yüksek yüksek koyduğu bütün değerleri bu pisliği çoğaltmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Tutunulması gereken tek şey gerçekken, kendisini kandırmaya alışmış insanlık, içinden gelen bütün istekleri inkar ederek kendi varlığını da yalanlıyor sonunda... Alaca karanlık çökmüş üzerimize... Ve yapışmış genlerimize... Oysa değer neydi? Değer miydi? Yoksa her şey "bana değmeden geçsin de" miydi?

Bizimkisi sadece ayakta kalma mücadelesi... Bırak başkalarına anlatmayı, anlatamazsın ki... İnsanlar kör bencilliklerinin koynunda... Alışmışlar bir defa almışlar o yargılama ve kenara atma zehrini damarlarına... Oysa hiç birimiz bu yaşama hakim doğmadık ki, hükümler kuralım... Alt tarafı bir avuç ruhuz, düşmüşüz cennetten, dünyaya. Farklı yollardan ulaşmaya çalışıyoruz doğrularımıza... Boşver anlatma... Seninkisi sadece kendine olan aşk. İçindeki gerçeğe duyduğun saygı... Oysa gerçek neydi ki? Satılır mıydı panayırlarda - televizyonlarda? "Gerçek acıdır, biber de acıdır. O zaman biber gerçektir" önermesinden bir adım ilerleyemezken dünya, at kendini algılarının alabildiği kadar derin acılara... Diyorum ya, yanlış bir zamana doğmuşuz ve bizimkisi sadece ayakta kalma mücadelesi... Bıraktık varlığımızın gerçekliğini başkalarına anlatmayı. Kenardan izliyoruz bu kahrolası dünyayı...


Ben de insanım lan!

 
Gönderildi : 07/12/2011 10:48 am
Sayfa 35 / 35
Paylaş: