İçeriğe geç

Bu yazı eski sitenin köşe yazıları arşivinde yayımlanmıştı.

Son

Ş’nin Anısına…

Sonlar… Yaşantımıza birden girip sahip olduğumuz seyrek varlıklı güzellikleri bize sormadan, sinsice, zorla alan hırsızlar… Kurgumuz dışında gelişen, masum karanlığımızı kanlı bir kılıç gibi kesen, kurşuni parıltısıyla bucaksız siyahı mahcuplaştıran müthiş sızılar. Yaratmaktan yoksun olan biz ölümlüler, kaçınılmaz sonlara karşı da çaresiziz…

Yapraklar… Sonbaharda sarardıkları kadar, ilkbaharda yeşiller… Ve mutsuz sonlar, bedbaht başlangıçlar kadar yitikler… Dün birini öldürmüşüm küfürlerimle. Olabildiğine vahşi, hak edilmeyen bir ölüm… Bugün ise o beni mezara koydu. Cenazesinde gözyaşı dökmeye gitmiştim oysa. Kıpırtısız bedeniyle yer değiştirdim adeta. İşte, bedbaht bir başlangıcın, ondan daha yitik bir sonu. Karanlıklarla örülü bir hayatın, aşkla tekrar aydınlanması mesela. Alışılmış bir örnek, birçok çilekeşin en tatlı rüyası belki de. Ama Allah aşkına, acıya alışmış, zevk almayı öğrenmiş birine yapılır mı bu? Bunca mutluluk bir anda fazla değil mi, bunalım mezbahasından yeni çıkmış parça pinçik bir hayvana. İşte o kahrolası sonlar, işkence ede ede uzatıyor yaşamı. Alıştıklarımız iğne gibi batıyor, yaşlanmış bedenimize, kanlar ıslatıyor ruhumuzun kuru tenini.

‘Boğaza nazır mezarında, işgalciyim… İstanbul’un koynundayım. Ancak hareket edemiyorum, yaşananı görüyorum, sokulamıyorum, dokunamıyorum bu sihirli manzaraya. Bulutlar, mavi gök, kahverengi toprak: Parmaklıklarım. Ziyaretçim: Mezarlık bekçisi. Pisliyor kuşlar her gün mezara, sırf benim bulunuşum yüzünden bu saygısızlık sana. Ah ben ki acınası bir küfürbaz, günahkâr. Alkolle çürürdü, toprakla çürüyor nahoş bedenim. Bir daha asla diyor, maziden gelen fısıltıların. Senin katilinim, değiştirmek ne kadar isterdim bu ‘son’ dediğin gerçeği. Ara sıra görünüyor, sinirden mi, şakaklarından akan kandan mı bilmediğim kızıl, sitemkâr çehren. Kalemi tutan sensin, izleyen ise yaratmaktan yoksun mahlûk ben. Bu sonu yazan yine sen.’

Sonlar her ne kadar kayırsa da bizim olanları, çekip gitmek gerekir ‘Son’ yazan gerçeğin ardından. Bir kayığa yükleyip nefret, sevgi ne kadar ne varsa artık, bedeni boğaza karşı mezarına gömüp, ruhu kaptan koltuğuna oturtup, dalgalara karşı… Yol almak gerekir uzaklara, ‘Başlangıç’ ve ‘Son’un olmadığı insansız diyarlara.

Baş başa olmak kendiyle korkutur insanı. Belki de bu yüzleşmenin sinir harbidir sonlar. Yüzleşmek her zaman zordur, bırakın insanın kendi kendiyle yüzleşmesini, ayna da bile bakamaz bazen insanoğlu yansımasına. Görüntüsü bile bir sürü şey sıralar ona. Ah ne yazık, bilmeden günah işlemesi insanın. Tüm o bilinmezlik gidince asıl yüzleşme, asıl yalnızlık başlamaz mı? O bilinmezliğin terki de acıklı bir son değil midir? Öyle. İnsan kendinden nasıl kaçar ama. Bedenini bıraktığı kıyıya, ruhunu da bıraksa insan, o kıyıya irili ufaklı taşlar dikerler. İrili ufaklı küçük, ayrı ayrı sonlar.

Tüm bunları niye mi yazdım? Dedim ya, birini öldürdüm ben. Diriltemem onu ama en azından günah çıkarabilirim. Günah çıkarmanın, gerçek olmadığını, sizlerin de-papaz siz olsanız örneğin- ne yaparsanız yapın ölüyü diriltemeyeceğini, sırf kıçı kırık bir papaz- bu papaz siz değilsiniz, kimse değil- istedi diye cennet veya cehenneme de gidemeyeceğimi ölü de diri de biliyor… Ama ne yazık ki, bu ani son uçsuz düşlerimi kırdı. Saçıldı ‘Son’ların aynaları olan düşler etrafa. İnanmayacaksınız ama hiç ses çıkmadı. İçimde bu sessizlikten güç alarak tohumlanan bir umut olsa da, içses ısrarla asla diyor. Bir içsese göre fazla gerçek. Bu yüzden olsa papazda, kaçışta, yüzleşmekte, boğaza nazır mezar da, beni aynı ‘Son’a çıkıyor, cinayetin ardından gelen yokluğa.

SON

Not: Sizlerin huzurunda günah çıkararak egoistlik yaptığımın farkındayım. Beni bu seferlik mazur görmeniz dileğiyle…

Yorum yaz