Forum
Afrika’da Büyücülük:
Vudu: Haiti, bir zamanlar Fransızların egemenliği altındaydı. Bu dönemlerin etkisiyle Haiti halkı, Katolikliği benimsemişti. Ancak bazı Haitililer kendi dinlerinin bir kısım özelliklerini Katolik uygulamalarıyla birleştirmiş, ortaya “Vudu Sistemi” çıkmıştır. Ancak bugün itibariyle bu sisteme inananlar saygınlıklarını kaybediyorlar ve bu inanç yasadışı olarak nitelendiriliyor.
“Vudu” sözcüğü Benin’de konuşulan bir lehçeden gelir. Bu lehçeyi kullanan halkın ahlaki ve dinsel yaşamını ifade eder.

Bu dinle ilgili bilgileri bu konuda derinlemesine araştırmalar gerçekleştirmiş olan yazar W. B. Seabrook sayesinde edinmekteyiz. Seabrook’a göre Vudu, ayinlerinde sıkça kan akıtma eylemi gerçekleştirilen bir dindir. Bu ayinlerde kullanılan çarmıhın Hıristiyanlığı aşağılamak gibi bir amacı bulunmadığını dile getiren yazar, bu dinde rahipler arasında hiyerarşik bir düzen bulunduğunu bildirir. Ayrıca bu dinde erkek rahiplerden daha farklı işlevlere sahip olan kadın rahipler de bulunmaktadır.

Katolik inancına çok benzeyen “davullar eşliğinde vaftiz töreni” vardır. Bu dinin en önemli gereklerinden biri ise hayvanların kurban edilmesidir. Domuz bu dinde de asla kurban edilmezken, en önemli kurban insandır. Söz konusu yazarın aktardığı bir diğer fenomen ise, yerlilerden birinin aniden transa geçmesidir. Halk arasından yoksul bir kimse aniden transa geçer, bir tanrı olarak görülür, öyle kabul edilir. Sunağa doğru ilerleyip adanmış yiyecek-içeceklerden tüketip uygun ilahilerden söyledikten sonra kehanetlerde bulunur. Sonrasında da tekrar uykuya dalar ve kendine döner.

Zombieler: Vudu kültüyle kabaca ilişkilendirilen bir başka fenomen ise Zombie varlıklardır. Zombieler tarlalarda çalışır ve basit, önemsiz görevleri gerçekleştirirler. Onlarda zekâ ya da duygu gözlenmez, koma durumundadırlar. Onların ölü kişiler oldukları, öldükten kısa süre sonra canlandıkları ve bu şekilde kullanıldıkları söylenir. Haiti yerlileri bu olasılığa inandıkları için, genellikle çürüme gerçekleşene kadar yeni gömdükleri ölülerin mezarlarını gözlerler.
Şamanizm: Animizme benzer. Sibirya yerlilerinden Tunguzlar, Ostakyalar ve Samoyedler arasında görülmüştür. Buna benzer bir inanış Eskimolarda da vardır.

Bu inanışa sahip kabilelerin bazısında egzogamik klan düzeni vardır. Evlenecek kimse, eşini üyesi bulunduğu klan dışından seçerdi. Bu kabilenin tümü toplum içerisinde özel bir sınıf olduklarını düşünürler. Bu özel grubun üyesi erkek ya da kadın olabilmekte, bu kimselere “şaman” denmektedir.
Şamanın, ruh dünyasıyla kolayca iletişime geçtiği kabul edilir. Ancak bir medyumdan farklı olarak ruhlar üzerinde denetimi olduğuna inanılır. Ruhların çoğu ona bağlıdır ve isteklerini yerine getirirler.
Gelecekten Haber Vermek: Bütün büyük dinler, falcılığı ve gelecekten haber vermeyi kınar ve kişinin özgür iradesinin olacakları etkileyemeyeceğini öne süren her türlü kâhinliği yasaklar. İki tür kehanet bulunmaktadır;

1- Gelecekten haber verme yeteneğine sahip olan kişinin rüya - trans ya da bir küre vasıtasıyla gelecekte gerçekleşebilecek bir görüntüyü zihninde görmesi ya da hissetmesi veya bir tür güç duyumsaması gibi doğrudan vizyon aracılığıyla,
2- Bazı simgesel nesnelerin tesadüfen bir benzetme yapılarak (ör. Kahve falı) sembolizmin kurallarını bilen birisinin yorumlaması aracılığıyla.

Eski Roma’da kurban edilen hayvanlar aracılığı ile kehanette bulunmaları için Arupicisler adı verilen özel kâhin grubu görevlendirilirdi. Bu kişiler, hayvanı kurban edilmeden önce gözlemler, kurban edildikten sonra iç organlarını – özellikle karaciğerini – inceler, ayrıca yakıldığı sırada çıkan alevlere, etin kokusuna, tadına, suyuna ve yanında içilen şaraba dikkat ederlerdi.
Etrüskler, Yunanlılar, Kaldeliler ve Mısırlılar arasında da bu kehanet türünün yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca yaklaşık olarak M.Ö 2000’lerdeki bir Babil Tapınağında olduğu sanılan bir düzineden fazla karaciğer modelinin bu uygulamayla bağlantılı olduğu neredeyse kesindir.
Kehanette her türlü yapay nesnenin kullanılması yaygındır. Jeomanside olduğu gibi, yere ya da kâğıt üzerine çizilen basit noktalar kullanılabilir. Balta-kılıç-hançer vb. pek çok silah yere atılarak birbirleri ve dört ana yöne göre olan konumları sayesinde kehanetler gerçekleştirilirdi. Özellikle şarapla günümüzdeki kahve falı benzeri fallar bakılırdı.
W.B.CROW
Ben de insanım lan!
vay bacım sen neler biliymi$sin yazarmı$sın ![]()
heralde olm
okuyoz okuyoz sonra insanlığa yararlı bir birey olmak için çalışıyoruz ![]()
Ben de insanım lan!
aeuhauehea bi newi ![]()
Ben de insanım lan!
Karanlıktı... Düşüyordu... Tutmak istediği eller bir bir çekiliyordu sonsuzluğa... Sustu... Anlamsızdı çığlıklar. Kabullendiği yalnızlığının gerçekliğiydi.
Karanlıktı... Üşüyordu... Tutmak istediği eller uzanıyordu önüne. Bağırdı... "Hayır! Yaşamak bu karanlık dunyada... Karanlık çevreliyor ormanlarımı... Zarar veriyor ağaçlarıma..." Bağırdı... "Tutun ellerimi bırakmayın! Güneşimsin! Yapamam sensiz... Kaçırma gözlerini benden!"
Karanlıktı... Korkuyordu sessizliğinde... Sustu... Tek yapabildiği ayakta kalmaya çalışmaktı... Dengesi bozulsa da kendisine uzanan ellere uzandı. Kendisini ayakta tutan, bu kırık ellere uzanmak değil miydi?
Bağırdı... Çok karanlıktı... Karanlık olduğunu herkes görüyordu. Ama o bağırmayı tercih ediyordu. "Hayır yalnızlığım! Makus yalnızlığım! Boyalı yalan hasretlerim var benim... Saf bir çocuğun ne isteği olur ki masumiyetten başka? Dokun bana! Sarıl bana!"
Sustu... Bütün çığlıklardan daha büyük olan içinde tuttuğu sonu gelmez, dibi bitmez sessizliğiydi. Herşeyi içine alan o sonsuz boşluğuyla bir insanın üşüyen yalnızlığını örtebilir miydi? Sarmaladı bürün varlığı ve yokluğuyla... Varıyla yoğuyla sarıp sarmaladı... İçine bastırdıkça daha da bilsin istiyordu yanında olduğunu...
Oysa sustu... Durmadan bağıran çığlığı sustu...
Bir anda nasıl böyle değişebildiğine anlam veremedi kız... Sustu... Sonra biraz konuştu... Kendisini, anlamsız boşluğunu anlattı...
Oysa sustu...
Kendisini anlattı... Gökleri ve onun bir türlü anlam veremediği menfaatçi insanları...
Sustu... O kadar çok sustu ki.... Bir zamanlar sürekli artan çığlıkları, bütün doymak bilmez arzuları doydu sanılırdı adeta...
Anlatmaya devam etti... Kararan güneşi, var olmayan ateşi... Bütün bildiklerini anlattı ona... Tükenircesine, tüketircesine... Patlatırcasına içindeki tüm damarları... Varlığıyla yokluğu birbirine girercesine anlattı...
Oysa sustu... Dinliyor gibi yapsa da susuyordu... Belki aklından başka şarkılar geçiyor, belki başka baharlar yaşıyordu...
Derken sonbahar geldi... Gitme zamanı geldi. Sadece isteklerini dile getirmek için konuşan o bir anda ne yaptığının farkında değilmişçesine, bunca zmaandır susan o değilmişçesine konuşmaya başladı...
"Gitme! Sensiz yok olur güneş... Nefes alamaz bahar! Sessizliğe boğma beni..."
Umursanmadığını çoktan öğrenmişti ki... Neyineydi beklemek? Nedendi kendisine lutfedilen, bahşedilen eli tutmak için heveslenmek? Zaten kendi karanlığında yaşamayı bilmiyor muydu? Neden uzansındı artık bu ele? Hele ki o elin sahibi umursamazken kendisini... Sustu... Öncesinde yaptığı gibi gömdü kendisini sessizliğine...
Bencilliğinde boğulan kız gözyaşlarıyla baktı arkasından... "Ben ne yaptım ki? Küçücük saf bir çocuk masumiyetten başka ne bekler ki? Ne yaptıysam saftım... Bundan oldu... Sizler zehirlediniz beni..."
Oysa susuyordu... Sonbahar gelmiş, karanlık çökmüştü bu çift kişilik tiyatroya... Tanınan herkes tanınmayı istemezcesine perdenin arkasına sığınıp sıvışmayı amaçlıyordu... Karanlıktı yine... Yine yalnızlığının içindeydi... Ya öyleydi hayat, ya da böyle... Çığlıklara gerek var mıydı sanki?
Bağırmaya başladı kız... Gözlerinin ardında sürekli ilgiye muhtaç küçük bebek ağlamaya başladı... "Makus yalnızlığımda kan akıyor damarlarımdan, gecem kan kırmızı... Odamda bir ben bir de hayaletler geçmişimden..."
Sustuğu gibi duymuyordu da artık... Uzaklaşıyordu o kara yıldız yavaş yavaş gecenin içinde... Anlaşılmak da istemiyordu, anlatmak da artık... Çok ağırdı bu yük... İnsanın insana yaptığı yük... İnsanın insana yaptığı kötülük... Ama o ne anlardı ki? Sadece kendi penceresinden izlerdi hayatı... Karanlığı gören gözleri başkasının karanlığına bakmazdı ki...
Yavaş yavaş indi perdeler... Kapandı gece karanlığına boğuldu tiyatro... Kimileri ayakta alkışlıyor, kimileri ağlıyordu bu sona... Yazık... Çok yazık ki, o hiçbir zaman bilemeyecekti bu sonun nedenini... Hiçbir zaman...
Ben de insanım lan!

Sessiz bir çığlıktı yine düğüm düğüm bu boğazda. Karanlık gecede asılı yıldızlar bile saklandılar. Bir an patlayacak, dağılacak ve etrafa saçılacak sandığım herşey sessizce duruyordu yerli yerinde... Gök gürlüyordu, avazım çıktığı kadar...
"Neyse..." Herşey bir neyseydi aslında... Hep ertelenen, hep sonraya bırakılan bir bomba, bir arayış, bir çaresizlik ve umutsuzluktu aslında... Her neyse sonraki adımlara yataklık ederdi aslında... Yine de neyseydi. "Anlamıyorlar, anlatamıyorum" değil... "Neyse"ydi... Anlamaları için bağırmak, kırmak, dökmek yada uzaklaşmak hiç değil... Neyseydi...
Bende neysem oydum işte... Ama anlamadılar ki hiç... Üzerime yapıştırılmış etiketlerimi soyunduğumda, karşılarına çıkan varlığı sorgulamadılar ki hiç... Hep etiketlerdi hayat... Çoğu zaman ailelerimizin istekleri doğrultusunda örtünürdü çıplak benliğimiz. Tüm karanlık ve ürkütülmüş yaralarımız isteklerimiz için verilen mücadelelerde oluşmamış mıydı aslında? Bir nevi gaziydik hepimiz, kendi savaş meydanlarımızda...
Hep en iyisini beklerken bilemezdi doğrudan bakmayı beceremeyen gözler, etiketlerimizin altında nefes alırken zorlanan benliğimizi... Etiketlerden kaçtıkça, kaçmaya çalıştıkça tutardı bir el: MERHAMET... Merhamet ederdik bize bunca sene katlanan zavallı insanlara... Hele ki bizler bile katlanamazken kendimize...
Göremezdi gözleri amatör dünyaya ait ruhlarımızı... Karanlıklarımıza kaçmayı adet ettik zamanla... Anlamadılar... Anlamaya da çalışmadılar belki. Belki de bizler ifade edemedik yanlış bir dünyaya geldiğimizi?
Ben de insanım lan!
İnsanlar sadece kendilerine acıyorlar bu dünyada... Kendilerine acımaktan etraftaki diğer acıları görmez oluyorlar... Alıştım artık bu yalnızlığa... Kendi boşluğumu tırmalıyorum kendime acırken... Diğerleri gibi... Başka da bişey yok zaten...
Ben de insanım lan!

Bugün İstanbul konuştu... Ben sustum, o anlattı bu defa... Koynunda barındırdığı insanları gösterdi tek tek... Bu defa ben sustum... O konuştu...
"Hayat zalim, herkes kötü" deme dedi... Herşey o kadar masumdu ki aslında... Yaşları değiştikçe daha da bencilleşmişti içlerindeki çocuklar... Aslında herkes o kadar aynıydı ki... Herkesin uzanmaya çalıştığı bir hayat vardı, kendilerinden koparılacakmışcasına sarıldıkları... Yaşamaya çalıştıkları, doya doya yaşamak için ellerinden geleni yaptıkları bir zaman akıp gidiyordu önlerinde... Ve o kadar masumdu ki bencillikleri... En şeytansı dileklerinde bile içlerindeki o çocuğun sesi duyuluyordu bencilce...
Bugün İstanbul konuştu benimle... Kısacık bir zaman vardı önümüzde... Ve yaşamak istediğimiz onca şey... işte bu yüzden kardeş değil miydik hepimiz? Hiç anlaşamasak bile? Sürekli ilgi çekmeye çalışan, sevgi toplamaya çalışan bizler değil miydik? "İstemiyorum sevginizi de, ilginizi de!" dedikçe daha çok sarıp sarmalanmak istemez miydik? Belki sadece tarzlarımız farklıydı... Ama aynıydık hepimiz. Bir şekilde yaşamak istediklerimizi yaşamıyor muyduk sanki? Herkes kendi doğrusu değil miydi?
Bugün bir başka yönünü gördüm İstanbul'un... Oradan öylece durup bakarken donuk donuk bizlere, bizler İstanbul'da yaşadığımızı düşünedururken, o bizleri yaşıyordu aslında. Öylece sarmalamış kollarıyla hepimizi, acılarımıza ve sevinçlerimize bekçilik ediyordu adeta...
Ve hayat... O kadar kısa ve tatlı ki...
Ben de insanım lan!
Dönüp arkamı, bırakıp gitmek istiyorum her ne varsa yaşama dair. Koparıp sahte kanatlarımı, koparıp insanların üzerime biriktirdikleri umutlarını... Koparıp senin üzerine bencilce yerleştirdiğim kanatları...
Sıkılıyorum yine... Yine sıkılıyorum yine... Nedensiz buhranlar geçiyor içimde. Izdıraplar, korkular ve anlık sevinçlerle...
Durduğum noktada durup beklemeli miyim dönüşünü? Umulan sonuçlara varmayacak konuşmalar için beklemeli miyim? Yoksa koparıp içimden o umudu, parçalayıp sana dair yazılmış bütün o benliği, umudu bırakmalı mıyım kendimi yine o dipsiz boşluğa? Boşluğuma...
Düşüyorum... Her telaşlı adımda ilerlediğimi sanarken bile düşüyordum. Tutunmaya özlemli ellerim tuttu hayali ellerini. Bencilce... Bencilce değil miydi içimdeki "O"na senin tenini giydirmek?
Ardımda ceset tarlası, her biri "O"na benzemiş, benzediği zannedilmiş... Asılmışlar öylesine içleri boş... Dururlar mazide. Bir ölüm daha yaşamaya mecalin var mı? Bir ceset daha... Belki de bu sefer kendi cesetin olur, asılır mazideki askıya...
Ben de insanım lan!
Belki de asıl sorun odak noktası olarak hayatımızda neyi seçtiğimizde... Belki de başka odak noktaları aramak lazım... Ama sadece beynimizi bulandırıp, bunaldığımız konulardan nefes almak için değil... Belki gerçekten denemeli ve başarmalıyız bunu... Ne "O" ne de mazi değil, dimdik bizler durabilmeliyiz hayatın önünde. Yalnız başımıza...
Ben de insanım lan!

Başaramadım yine çıkmayı içinden... Senin içinden... Nefesin, dudakların... Aklının kıvrım kıvrım düşüncelerinde neler dans ediyor şimdi? O kadar uzaksın ki bana, mevsimler geçer aramızdan... O kadar yoksun ki... O kadar yoksunum ki senden...
Nasıl takıldım kaldım anlamıyorum. Ve korkuyorum bu kadar kararlı olmaktan... Kanadı kırık bir hayal benimkisi... Belki de hiç gerçekleşmeyecek; son hayalim... Nasıl neden ve nerden çıktın sen? Neden sana baktığımda gördüğüm yansımama aşık oluyorum... Öyle sessizsin ki... Ve öyle sakin... Sakinliğinde vuruluyorum.
Nefes alamıyorum... Bu acı o kadar eski, o kadar tanıdık ve bir o kadar yeni ki... Herkes şanslı doğmuyor... Belki kendine acımakla geçiyor zaman... İstersen öyle de, ama acıyorum kendime... Her seferinde kendimi hedef aldım... Her seferinde ben kendimi batırdım. şimdi bilerek gidiyorum... Derinlik sarhoşluğu olsa gerek bu, hiç gerçekleşmeyecek bir hayale kanıyorum... Ve senin hayalin, damarlarımdan süzülen kanımla süsleniyor, kanımla-canımla besleniyor...
Karanlık mı? Düşmek mi? Bu boşluk yeni değil bana... Kendi boşluğuma hapsolmuş, kendime acır dururum... Sadece kanadı kırık bir hayalsin sen... Son hayalim... Herkes şanslı doğmuyor...
Ben de insanım lan!
Öyle karanlıktı gece... Ve öylesine aydınlıktı ki gözlerin... Çamura ve batağa saplanmış olan ruhum bir an için saklandı gözlerinde... Öyle karanlık ve yalnızdı ki gece... Bütün olumsuzlukları erittim yüreğinde... Gece, karanlıktı gece. Ve ağlıyordu bütün umutsuzluğumda umursamayan kuşlar. Varlığımla yokluğumun bir olduğu o eski gelenekler yıkılmıyor, sürekli duvarlar inşa ediyordum üzerime... Karanlıktayım... Saklanabilir miyim bu gece de gözlerinde? Saklanmak, kaçmak nereye kadar... Öyle çok ki olumsuzluklar... Savaşacak güç bulamıyorum kendimde... Gözlerinde dinlenebilir miyim bu gece? Ve öyle yalnızım ki... Hala aynı düşün peşinde... Bir cam kırığı kadar keskin, batar yüreğime... Bana seni kullandığımı söyleme... Nefes alabilir miyim gözlerinle bu gece?
Ben de insanım lan!

Hazin bir çarpışma sonrasında hatırlayıp kardeşliğimizi, "ben vuruldum sen devam et yoluna" diyerek bırakmıştım seni... Öylece salıverilmiştin sonsuzluğa... Dudaklarında "hoşçakal ama tekrar geleceğim geri... Sen ve ben... Dostuz biz herşeyden önce" gülümsemesi... Bir dönem için "herşey" olan sen nasıl da çabuk döndün "hiçbir şey"e... Bir dönem için "aslolan sen" nasıl da döndün buruşmuş bir surete? Bir dönem için herşeyi paylaştığım "sen"... O sen nasıl da döndü "kimsesiz"liğe?
Dosttuk biz herşeyden önce... Dudaklarımdan dökülürken yalnızlığa dair cümleler, ezilmiş üzülmüş bakmaz mıydın bana yerime koyduğun başka "ben"lere bakarcasına... Her an ve her anı değiştirmiş bizleri... O bitişten sonraya kalan sen, eski dostum olan senden başka herşeyken, ben senden sonra ben olamadım ki... "Eyvallah" der, yollarına devam eder insanlar... Her yolun sonu karanlık bir maziye açılır aslında... Senden sonra ben dar sokaklarda, geniş caddelerden uzak, karanlık sonlara varmak için koştum hep...
Ve ben... Senden sonraki ben... Kanadımda hala biriktiriyorum yalnızlıkları... Buruk anılarımı geçmişimden alıp, bugünüme taşıyorum hala... Ve ben... Evet, senden sonraki ben... Hala senli geçen dönemimi arıyorum, başka senlerde... "Sen" suretinden yoksun senlerde arıyorum ferah caddelere açılan sonu karanlık olmayan mazileri...
Ben de insanım lan!

Hüzüne bulanmış yılgın ve bitkin yarınlara bakıyorum uzandığım yerden... Ne bir adım ileri, ne bir adım geri... Öylece durduğum yerde durup durarak bekliyorum karmaşık olanın karmaşasını soyunup çıkmasını karşıma...
Hüzünle bulandırılmış yılgın ve bitkin bugünümden yarına süzülüyor çamurlarım... Kıyılarıma yanaşan teknelerin bile dermanı kalmamış... Şizofrenik bir umut taşıyorum hala... Saçma sapan olduğunu bile bile... Var olup olmadığını dahi karıştırdım bu yalnızlıkta...
Sen gerçeksen... Ve ben gerçekten... Sen ve ben gerçekten uzanabilir miyiz yarınlara? Ben düşteysem ve sen bir düşsen... Eğer gerçekten düştüysem...
Ben de insanım lan!

Tükendiğimi hissediyorum... Anlamayan anlayışsızlara anlatmaya gücüm yok artık... Çabalamaya gücüm yok... Bu yüzden tutuyorum nefesimi ciğerimin en derinlerinde...
Karanlıktan izliyorum... Ortalığın göstermelik neşesini... Bugün var yarın yok endişesi içinde kendilerini kaybedişlerini... Kaybetmek için daha da derinden iç çekişlerini... Artık dur demeye gücüm yok...
Doğrularımı saklıyorum... Kimse görmesin ki, anlatmaya zorlanmayayım diye... Artık sizlerle uğraşmaya gücüm yok boş bakan gözlerin sahipleri...
Ve gitmiyorum... Çakıldım kaldım. Buradayım! Susuşlarımı bilgisizliğimden sanmayın, tükendi ilgiler, bilgilerim derinlerimde artık...
Ne söylesen de boşluğa çarpar başkası sözlerini çarpmıyorsa yüzüne... Ne söylersen boşluğa gömülür üzerine gelen anlamsızlıklar içinde... Bıktım yaşamak denilen bu it dalaşından... Biraz da kendimi dinlemek istiyorum...
Ben de insanım lan!
