Forum
-2-
Rüyalarının içinde, bulutlar arasında gelip geçiyordu sevdiklerinin çoktan ebediyete intikal etmiş gölgeleri… Köyden kaçışlarının bir nedeni de birbirlerine bu kadar düşkün olmaları, diğerlerinden bu denli farklı olmaları değil miydi? Ağabeyi Luninurta… Nasıl da atmıştı kendisini ateşin üzerine… Lamassatum’un saçının bir teline dahi zarar gelmeden nasıl da alıvermişti güçlü kollarına onu…
Aslında her şey köyün yöneticisi Şumarra’nın oğlu İşbiirra için Lamassatum’u istemesi ve ailenin İşbiirra’yı kızları Lamassatum’a uygun görmemesiyle başladı… Kızlarını İşbiirra gibi hiçbir yeteneği olmayan, emretmek ve sızlanmaktan başka hiçbir şeyden anlamayan biriyle evlendirmeye yanaşmamaları, köyün reisi ve baş büyücüsü olan Şumarra’yı fazlasıyla kızdırmıştı. Bunun yanı sıra bütün köyden farklı hareketler içinde bulunan bu ailenin suyu ısınıyordu artık…
Ay bayramıydı… Yusyuvarlak tam bir tabak gibi görüntü aldığında ay, Ay Tanrısına tapan bu köyde bayram ilan edilirdi. İnsanlar rengârenk boyalarıyla davul ve süs kabakları eşliğinde temsili savaşları, doğa olaylarını canlandırarak tapındıkları tanrılarına güzel bir genç kız sunarlardı. Sunulacak kız, ayın kendisini tamamen göstermesinden tam bir gece önce köyün büyücüsü tarafından ortaya yakılan ateş hazırlıkları sırasında şarkılı bir şekilde duyurulur, sonrasında da tüm tören boyunca bu şarkıyla dans edilirdi… İşte duyuru için vakit gelmişti;
Kutsa kızımızı Selena
Sana sunağımızı…
Kan akar ateşin içinde
Tütsülenirken körpe derisi…
Kutsa kızımızı Selena
Sana sunağımızı...
Köyümüzün güzeli
Kerpalos’un kızı,
Körpe tenli Lamassatumu kutsa…
----
devamı çok yakında...
Ben de insanım lan!
İnsan hak ettiğini yaşarmış... Hak etmedik mi? Hata mı yaptık? Yoksa yanıldık mı bütün kararlarımızda? Bu muydu bizleri bekleyen son nokta...
Hak ettiğimizi mi yaşadık? Hiç sevildik mi? Yoksa hiç sevmeyi mi bilemedik? Koparıp ellerimizden alıp gideceklermişçesine sarıldık kendimize, kendimizden başkasını sevemedik... Bir gelecek vardı önümüzde akıp giden, pislenmesin diye ömür verdik... Kanayan iltihaplarımızla kuruttuk gelecek kaygılarımızı, paranoyak anılarımızı...
Çok mu haksızdık? Ya da çok mu halsizdik? Bizler sevmeyi bilemedik... Belki de hak etmedik ![]()
Ben de insanım lan!
Sessizce batıyordu bataklığın ortasında tenine yağmur damlaları değdikçe... Damlalar itiyordu onu bu karanlık, bu koyu çamurun içine... Her söz, her bakış daha da incitirdi içindeki özlemlerin dinmeyen sesini...
O da istiyordu... Kaybolmak, ardında kendisinden hiçbir iz bırakmaksızın yok olmayı... "Gün gelir benden geriye bir ses kalmaz yarına... Gün gelir, gece geçer, sormaz - sorgulamaz umursamayan kalpler... Bir yok oluş bu karanlığımda, bir var oluş sorunu... Kalmayı bilmek kadar gitmeyi de bilmek gerek bu dünyada..."
Gözlerine sığınmış gözyaşı birikintileriyle ağırlaştıkça ağırlaşıyordu bedeni... Daha önce görmemişti hiç karanlığın böylesini... Yudum yudum çekiyordu onu sonsuzluk ve keder... Boşluğunun her noktasını dolduruyordu içindeki bu hayal ve değer...
Bir değer sorunuydu bu... Baştan aşağı değersiz kılan varlığını... Ve bir yaşam sorunuydu bu... Acıtan yokluğunu... Yanlış bir zamanda yanlış bir dünyaya doğan, yanlış bir insanın hazin sonuydu... Ufukta batarken cansız bedeni, sonsuz çamura...
Ben de insanım lan!
Kemirirken yalnızlık faresi ucu kör bir bıçak misali bedenimizi, sarılır kollarımız yokluğun boşluğuna... Yokluğun adını "sen" koyarız, "ben"liğimize sarılır, yokluğumuzu sen yaparız... En büyük düşüdür insanın, benliğinden kopup senliğine sarılmak... En büyük düşüdür insanın bu toplu düşüşten pay almak...
Kararır geceler, ışıklar solar... Benliğimize bir senlik bulamaz yalnızlık fareleri... Çürür içimiz odamızın senlikle süslenmeyen, şenlikle süslenmeyen boş duvarlarını izlerken... Sarılırız o en nefret ettiğimiz benliğimize... Benliğimizden senliğimize kaçmanın yollarını ararız...
Kendimizi doğrulamak için yaşarız adeta. O sevmediğimiz benliğimize senliğimizden onay istercesine... Kabullendirmektir insanın bütün uğraşı, senlikler yalan... İspatlarız kendimize o büyük benliğimizin nasıl da etkisi altına aldığını, bütün insanlığı... Sarılırız burnu büyük benliğimize, senliğimizden yoksun benliğimize...
Bir çıtırtı, bir hayal akar şimdi, asırlarca eski dere yatağından... Olduğu gibi olabilmenin şarkısını söyler dere balıkları... Ve olduğu gibi kabullenmenin huzurunu arar avlanan balıkçılar...
Kırmızı balık kaç kaç, balıkçı Hasan geliyor...
Ben de insanım lan!
Derin uçurumlar arasında kalan derim yırtılır mıydı boşluğumun ortasında, başka boşluklarla çarpışa çarpışa geçirdiği kazalar sonucunda? Yoksa bozuşur muydu tenim, kendini bilmeksizin çürüten, modernlik uğruna en derinlerini siLen ve belki de siLdiren insanlar arasında? Değer verir miydi bir gün insanoğlu, değer neydi? Değer miydi bu anlamsız koşuşturmacaya? Ve bir defa değdiğinde yakar mıydı ateş? Cayır cayır tütsülenir miydi ruhlar? Bir çift göz ya da bir çift söz yeter miydi alevin bir anda parlamasına?
Dokundukça acır tenim... Değerler arasında, tabular arsasında öylece bekleyen bir korkuluk misali bedenim... Dokundukça acır içim... Değdikçe yanar, boşluğumun radarına yakalanan hangi karga olursa olsun, yakar geçer bedenimi... Değdikçe acır bu otanması ve herhangi bir şeyle oyalanması imkansız acım...
Yalnızlığa itilir içten içe acı içinde kıvranan naçizane bedenim... Yalnızlığa sarılır, yalnızlıkla sarmalanır, yalnızlığa bulanır ve zevk alır yalnızlığının bu köhne tenhalığından... Değerler, değenler ve değmeyenler... Bir bütün halinde asılır geçmişin bir kefesi yalnızlık olan boş terazisine... Yargı mı? Yargıya yer yok... Dokundukça acıyan ve çıldıran ruhların olduğu yerde... Yargıya yer yok birbirinden acıyan, birbiriyle ısınan, birbirini yakan insanoğlunun düştüğü dertte...
Ruhlarımızı bekliyoruz, nöbet tutuyoruz dondurup bütün duygularımızı s aman misali içine doldurduğumuz korkuluk bedenlerimizle...
Ben de insanım lan!
-3-
Çadırda bitkileri kurutmak üzere ayırıyordu Lamassatum, şarkıda ismini duyduğunda… Öylece kalakaldı… Elindeki bitki tohumları yere saçıldı… Babası, annesi de en az onun kadar şaşkın, en az onun kadar ürkek bakıyorlardı kızlarına… Lamassatum derin bir nefes alıp yere oturdu… Tohumları toplarmış gibi görünse de, içindeki paniği susturabilmenin bir yoluydu onun için bu… Gözlerinden yaşların akmasını engelleyemiyordu…
Luninurta ve diğer 7 ağabeyi içeri girdiğinde, babaları kaskatı kesilmiş, gözlerinde yaşlarla kızına bakıyordu. Luninurta erkek kardeşleri arasında en güçlü, en çevik, en atılgan olanıydı. Babasına “Baba! Hemen kardeşimizi götürmeliyiz buradan! Belli ki Şumarra bizden öç almak istiyor!” dedi. Bu çadırda köydeki diğer çadırların aksine tanrılara köydekiler gibi inanılmazdı… Tanrıların kurban istediğine, insanların ölümüyle kötü gidişatların değiştirileceğine inanılmazdı. Kerpalos çok önce fark etmişti reisin kendisine düşman kesilenleri birer birer kurban ettiğini… Beraber toprağın bereketlenmesi için çıkılan avlarda da hep ona karşı gelenler tanrı oklarıyla kurban düşmüş olmazlar mıydı? Bu da öyle bir şeydi işte… Şumarra kendisine karşı gelenleri gerek çocuklarını, gerekse kendilerini ya da sevdiklerini kurban ederek cezalandırırdı… Bu nedenle tanrısal bir soydan geldiğini iddia etse de, Şumarra’ya ve onun büyülerine ve onun tanrılarına inanmazdı bu çadır altında yaşayan hiç kimse…
Luninurta kardeşi Lamassatum’a sarıldı ve her şeyin yoluna gireceğini, korkmasına gerek olmadığını, onu kimseye vermeyeceklerini söyledi. Daha önceki kurbanları aklına getirmemeye çalışsa da, Lamassatum kocaman ateş yığınının içinde elleri bağlı yanan onlarca kızın derilerinden çıkan kokuyu, saçlarının tutuşmasını ve çığlıklarını silemiyordu aklından… Tek kızının bu şekilde ölmesine canı pahasına izin vermeyecek olan Kerpalos kendisini çadırın dışına attı… Güçlükle konuşuyor, güçlükle yürüyordu. Yine de Şumarra’nın bu yalan dinini herkes bilmeliydi… Meydanda coşku içinde olan halka seslendi:
“Sizler beni bilirsiniz, ben sizleri bilirim… Uzun yıllar boyunca yaşadık beraber… Çocuklarım ellerinizde doğdu belki, çadırlarınızda büyüdü belki… Ne yediysek, ne içtiysek hepsinde beraberdik…
Şumarra’yı da bilirsiniz… Birçoğunuz onunla oyunlar oynayarak büyüdü, benim gibi… Bazılarınız korktu ondan, bazılarınız onu sevdi. Ama sevenler de sevmeyenler de bilir ki, bu köyde bütün kurbanlar Şumarra’nın düşmanlarının kızlarıdır, düşmanlarının sevdikleridir, düşmanlarıdır… Hepiniz bilirsiniz içindeki hırsı… Ve ben Şumarra’nın oğlu İşbirra’ya kızımı vermedim diye…”
Şumarra’nın yandaşları susturdular hep birlikte acılı babayı… Duymak istemedi, bilmek istemedi daha fazla hiç kimse… Tanrıların gazabından korktular ve kaçıştılar çadırlarının içine… Şumarra gördü acılı babanın gözlerinde yaşları. Sert bir bakış fırlattı kendisine düşman olan bu yaşlı adama;
“Sen Kerpalos… Sen ki yıllardır köyümdesin… Ama sanki hiç bizden biri değilsin… Bir gün olsun susmadı yılan misali tıslayan dilin… Bir gün olsun mutlu olmadın size verdiklerimden… Sen ki yılan misali, köyümüze bereketsizlik getirdin… Şimdi kızını kurban istiyor tanrılar… Boyun eğeceksin!”
Ben de insanım lan!
Karanlığın gizemli suskunluğuna sığınmış bir dizi söylenmemiş söz bekleşirdi o eski sundurmanın altında... Defalarca dile getirilmeyi beklemiş, defalarca vazgeçilmiş, defalarca kırılmışlardı bekleşmekten o paslı sundurmanın altında... En söylenilmeyenlerdi, o en derinlerdekileri ifşa edenler... En söylenmeyenlerdi, o en insanı söyleyeceğine pişman edenler...
Söylenmemiş, söylenmeye kıyılamamış ya da utanılmış o kadar çok cümle bırakmıştı ki ardında... O virane ilişkinin birçok noktasında dile getirilmek için bekleşen onca cümleyi kırmıştı ki... Yararsızdı artık bunları düşünmek... Dile getirilemeyenler yüzünden bitmiş, gitmişti... Baştan kaybedilmiş bir savaş misali... Baştan yenilmişti...
Ben de insanım lan!
Ruhumun bütün renkleri soldu, soldu tam bir gecede... Karanlıklar zifiri, zifiriden de öte.. Kime ne söyleyeyim? İfadesiz ruhumun sessiz isyanında? Kimlere anlatayım? Kimlere dinleteyim?
Çoğalırmış acılar paylaşıldıkça... Susuyorum karanlığımın ortasında... Kimseye bulaştıramam... Kimseyi acıtamam çektiğim bu acıyla... Kime ne söyleyeyim? Anlar mı kimse sanki? Anlaşılmaz bir ifadesizlikte, boğulmak üzereyim...
Ben de insanım lan!
Karanlık, saplar kabzası süslü hançerinin ucu kanlı gerçeklerini boğazımıza düğümlenen söylenmemiş cümlelere... Ucu yırtık yalnızlık mektuplarımın kokusu doldurur odamı tütsü misali... Karanlık bir gecenin en koyu noktasında asılıdır yalnızlığım, salınır durur boylu boyunca... Her daim taze, her daim yanımda...
Bir gün gidersen, söylenmemiş - ucu paslı mızraklarını da al git... Bir gün gidersen, bırak bana benim karamsar korkularımı da öyle git... Bir gün gidersen şafak misali, aydınlanırken karanlıklar, karanlığım beni yalnız bırakmadan git... Bir gün gidersen, kapıyı çarpmadan git... Bir gün gidersen... Ama önce bir gün gelirsen... Bir gün gelirsen, bir gün git...
Ben de insanım lan!
Öncelikle yazmaya verdiğin emek için kutlarım seni Aurora ^^ başarın için de tebrik ederim..
Yazılarının büyük çoğunluğunu okudum. Durumları çok iyi anlatıyorsun. Melankolik bir atmosfer yaratıyor ve bu atmosferde fazlasıyla yoğunlaşabiliyorsun. Yalnızlık durumu, sıkıntı durumu, bunalma durumu.. Bunları imgelem gücün ve hoş betimlemelerle güzel yansıtmışsın bence..
Sanırım sadece 'durum' anlatıcısı olmak senin özel tercihin.. Çünkü son yazdıklarından, şu 3 bölümlük hikaye dışında benim anladığım bu..
Yazarlığın konusunda eleştiri yapmak için, başı ve sonu, karakterleri, mekanı, zamanı v.b nitelikleri olan bi hikayeni okumayı çok isterim.. Demek istediğim şu ki; bu konu başlığının başından itibaren yazdığın parçaları, bahsettiğim şu başlı-sonlu, karakterli v.s.. olan bir hikayenin içine serpiştirip sunsan bize- ki mutlaka yapmışsındır böyle çalışmalar - bence tadından yenmez şeyler çıkar ortaya =)
Ben mesela, senin tam tersine, durumları değil de, olayları ve süreçleri anlatıp, sonuca bi an evvel koşturmaya çalışıyorum yazarken =) Bir hocam bu huyum üzerine bana şöyle söylemişti; 'iyi tasarlanmış olayların ve birbirini takip eden süreçlerin arasını, yoğunlaştırılmış durumlarla doldurmalısın.'
Belki senin de işine yarar bu nnasihat Aurora.. ^^
Ayrıca, şiirsel anlatımın için de ayrıca tebrik etmek istiyorum seni..
Şimdilik bu kadar..
Bu başlığa çok yazıcam daha =) Eleştirilmek güzeldir çünkü..
Kalemle olan aşkın hiç bitmesin..
''Bilmediğini bilmek, bilgeliğin başlangıcıdır.'' - Lady of Avalon
Bu başlıkta uzun uzadıya olayın edebi yönüyle ilgili yazılmış bir yorum görmek gerçekten beni çok memnun etti... Yorumun için çok teşekkürler Luna ![]()
Aslına bakarsan buradaki "durum anlatıcısı" durumu, kendi içsel karışıklıklarımdan ya da tanıdıklarım ya da gördüğüm insanlarda yakaladığım durumlardan kaynaklanıyor ve anlık rahatlama çabalarıyla bir anda hiç düşünülmeden kaleme alınıp, kendiliğinden yazılıp dökülüyor... Bu nedenle bu tarzda uzun bir hikaye yazmam neredeyse imkansız... Hissettiğim şeyler genele bakıldığında birbirine benzese de, maalesef özünde bambaşka olaylardan kaynaklandığından, kişiler ve olaylar sürekli değişiyor, bende kalan yoğun posa ise tarafımca -tabir yerindeyse- buraya kusuluyor ve genele bakıldığında küçümsediğim olaylar içimde tamamen olmasa da, nispeten acısını yitiriyor...
Şimdilik 3 bölüm olan hikayeye gelince... Onlar da yine burada nispeten üzerinde durmaksızın yazdığım şeyler olmakla beraber, hikaye tarzında gitmesini istediğim, kendimde gördüğüm kendini tekrar eden bu yoğun buhran halinden çıkmak istediğim, üzerinde araştırmalar yaparak kendimi farklı bir tarzda görmek istediğim bir çalışma ![]()
Yorumun için tekrar teşekkür ederken, eleştiri ve yorumlarının karalama sayfamdan eksik olmamasını diliyorum
Teşekkürler...
Ben de insanım lan!
Yüreğine sağlık. Hoşuma gitti.
Yorgun bir karanlık çöker omuzlarıma gecenin ilk ışıkları sönerken birer birer apartmanların kuytu loşluğunda... Yorgun bir bıkkınlık çöker omurlarıma... Yokluğunun verdiği depresyonik uyku hali dışında... Karanlık mı daha izbe? Yoksa korkularım mı? Boş gecenin karanlığına çizilmiş lime lime yalnızlıklarım... Karanlık mı daha izbe? Yoksa varlığım? Yalnızlığıma miğfer olur suskunluklarım...
Dilim varmaz anlatmaya, sözlerim kör - yalancı kalır çekilen dertlerin yanında... Dilim varmaz anlatmaya, anlamsızlaşır ve yitirir değerini dilimin değdiği her nokta... Küflü-paslı yarınlara uyanır ruhum... Küflü-paslı yarınları uyarır umudum... Karanlıkların kararlı adımlarıyla istila edilir beden, vazgeçtiğinde ruhum... Yorulurum...
Yorum için teşekkürler Varimathras
Ben de insanım lan!
Karanlıklar akıyordu içi küflü odasının paslı camlarına damla damla… Kararmış bir yüreğe lanet yağar misali… Bilmiyordu daha kaç zaman geçip gidecekti, karanlıklar dolarken yüreğine yara yara… Bir yudum ışığa hasret olsa da yüreği, karanlıkları yırtıp atsa da düşleri, bilirdi… Bilirdi bir daha aydınlanmayacaktı bu içine hapsolduğu gecesi…
Boynu bükülürken solmakta olan bir çiçek misali, o lanetli gün ve olanlar aklına geldi. O kimdi ki? Neydi ki? Sıfatı neydi?!? Başlamamış olan nasıl biterdi? Bir anda, bir dokunuşla paramparça olabilen insan ruhu, nasıl da bütün olanlara ve olaylara boynunu eğerdi… Uzatmıştı ellerini… İlk defa bu kadar içten, ilk defa bu kadar sevecen… Uzatmıştı işte ellerini, denilecek bir şey – denenecek bir zaman olabilir miydi? Uzanan ellerine değmişti elleri… Dokunmak sadece madden miydi? O kimdi ki? O kimdi? Sıfatı sadece koca bir “hiç”ti…
Bardaktan boşanırcasına bir yağmur boca ediyordu yorgunluğuna… İstila ediliyordu dinginliği acımasız sarsılmalarla, hıçkırıklarla… Kabul etmiş, boyun eğmişti… Karanlığı daha bir gömülmüştü yalnızlığına… Asla dolmayan o derin boşluğuna… Gelip geçen bunca ceset sonunda, daha bir derinleşmiş, sonsuza ulaşmış yalnızlığına… Cümleler akar giderdi aklının köşelerinden… Cümleler unutulmak korkusuyla kaçışırdı ölümden… Cümleler ki her biri sonları anımsatırcasına nokta dolu… Uçuşur giderlerdi azarlarcasına… Cümleler, havada oyuncu bir rüzgâr misali geçip gitse de, artık tedavisi mümkün olmaz yaralar açmışlardı dokundukları yerde… Cümlelerin önemi neydi? Her şey o zamana kadar konuşulanlar kadar değersizdi…
Eğildi boynu, son bir sonla aydınlanacaktı ruhu… Boynuna inecek giyotinin sesi yankılandı damarlarında… Bir son misali geçip gitti gözünün önünden düşleri… Bir sondu… Kıyamet misali çarpılacaktı yüreği… Artık sonu gelmez bir güvensizliğe hapisti o çirkin ve kimse tarafından kabul görmez çirkef yüreği… O kimdi? Sıfatı neydi? Koca bir “hiç”ti… İndi giyotin, kurumuş yaprak sesi misali yankılandı sona dönen baharlar… Bir yudum kalmış ruhu da tükendi sonunda… Tüketilen binlerce oyunun yanında… İçinde yankılanıp duran, bu karamsar hapsi yaratan neydi? Bunca acı niyeydi? Kocaman ve dolmak bilmez boşluğu doldurma çabalarıyla hareket eden bu şımarık küçük kızın çarmıha gerili ruhuna kim çakmıştı çivileri? Artık hiçti… Koca bir hiçliğin içinde kaybolan ruhu, bir lokma gerçeğe aç, yalan korkular koynunda… Artık tükenmişti… Kocaman boşluğu onu kendi içine hapsetmişti… Artık bitti… Bir adım daha… Ve bir adım daha… Artık bitti… Karanlıklar kovalar gölgelerimi…
Küçük bir deneme...
Ben de insanım lan!
Bir yara misali kanar durur kan çanağı gözleri gözlerimde... Bir adım ileride, dokunabileceğim mesafede... Uzanırken yalnızlıklar sarmaşık misali dolanırken tenime, dokunamam kan çanağı gözlerine, sonunu bile bile...
Gölgem vurur soğuktan çatlamış, nasırlaşmış tenine... Gölgem okşar geçer bedenini, benliğim tutar ellerimi... Yaklaşamam, dokunamam sensizliğin acısını göre göre... Uzanamam sarmaşıklar kaplı isteklerimin önünde...
Uzaktan izler gözlerim, kimseler görmese de... Uzaktan izler gözlerim, varlığımı bilmesen de... Belki de en güzeli böyle...
Ben de insanım lan!
