Forum
Uzun, döner taş merdivenlerden çıkılan kulenin en tepesinde bulunan ve tek penceresinden cılız bir ışığın titreştiği çalışma odası oldukça sessizdi. Sadece şöminede kendi halinde yanmakta olan odun parçalarının arada bir çıkardığı çatırtılardan başka bir şey duyulmuyordu. Yükselip alçalan alevler sanki hiç ısı vermiyormuş; daha çok odaya loş bir ışık yayıyormuş gibi duruyordu. Uzun yıllar kullanılmayan bu oda bugünlerde sık sık kullanılır olmuştu. Morthrand günün belli zamanlarında odaya giriyor ve uzun saatler boyunca çıkmıyordu. Odadaki tek sandalye ve masanın bulunduğu köşede bir ileri bir geri dolanıp duruyor bazen de sandalyeye oturup kıpırtısız bir şekilde masanın üzerinde bulunan kristal küreye yoğunlaşıyordu. Küreden belli belirsiz bir şekilde ışık yayılıyordu. Bazen ışık yoğunlaşıyor odayı dolduruyor sonra tekrar loşluğa mahkum ediyordu. Böyle zamanlarda Morthrand’ın yüzünde endişe izleri beliriyor sanki ışığı bakışlarıyla yok edebilecekmiş gibi gözlerini küreye dikiyor, ışığın gözlerinden yansımasına izin veriyordu. Sanki bir şeylerle savaşıyormuş gibi bazen nefes nefese kalıyor, yüzü solgunlaşıyor bazen de alnından ter damlacıkları artık iyice eskimiş olan masanın üzerine damlıyordu.
Şöminedeki alevler artık iyice solmaya başlamıştı. Morthrand bu sefer odada diğerlerine nazaran oldukça uzun bir süre kalmıştı. Sanki gücünün son damlasını da kullanıyormuş gibi bitkin bir halde küreye bakmaya devam ediyordu. Küreden yayılan ışık bir yükseliyor bir alçalıyordu. Elini yavaşça küreye doğru uzattığı bir anda küreden gözleri kör edecek bir ışık huzmesi odayı doldurdu. Işık gittikçe çoğalıyor ona karşı koyamıyordu. Birden bir ışık patlaması oldu ve kendini sandalyesi ile beraber yerde buldu. Işığı yok etmeye, onu karanlığa boğmaya çalışmış fakat pek başarılı olamamıştı. Yüzünden soğuk terler boşalıyordu. Elinin altında belli belirsiz görülebilen birkaç ejderha pulu bulunuyordu. Sinirli bir şekilde onları şömineye doğru fırlattı.
Artık küreden herhangi bir ışık gelmiyordu. Öylece saydam bir halde masanın üzerinde duran küreye son bir bakış attıktan sonra ayağa kalktı ve odadan çıkmak üzere aceleyle kapıya yöneldi. Doğruca gedik odasına gitti. ‘Bir an önce onu bulup kontrol altına almalıyım’ diye düşündü. Gideceği tek bir yer vardı o da Almora Krallığı idi.
Krallık kalesine giden yolun kenarında oluşan mavi bir gedik oradan geçmekte olan köylüleri tedirgin etmişti. Bir yandan içinden çıkacak büyücüyü görebilmek için meraklı gözlerle bakıyorlar bir yandan da oradan bir an önce uzaklaşmak için çabalıyorlarmış gibi görünüyorlardı. Kendilerine her defasında kötülük getirmiş bu kişiler bir adalar krallığı olan Almora Krallığı’nda hiç sevilmezlerdi.
Gedikten Morthrand’ın çıktığını gördüklerin de ise yüzleri bembeyaz kesilmişti. Hemen oradan koşar adımlarla uzaklaşmaya başladılar. Morthrand adalılarca bilinen karanlık büyülerle uğraşan büyücülerden biriydi. Onu görmek her zaman uğursuzluk getirir gibi bir şey olmuştu onlar için. Artık koşmaya başlamışlardı. Arada bir arkalarına bakmadan da edemiyorlardı. Kara büyücü onlarla hiç ilgilenmiyormuş gibi duruyordu. Gedikten çıktıktan sonra etrafına bile bakmamıştı. Öylece orada birkaç dakika durduktan sonra kaleye doğru seri adımlarla yürümeye başlamıştı.
Morthrand hiçbir yere sapmadan doğruca kaleye gidiyordu. Onu görünce kaçışıp da yolunun üzerinden çekilen köylüleri, geçtiği yollardaki pencerelerin ve kapıların kapatılırken çıkardığı sesleri duymadan, dikkate almadan ilerliyordu. Önüne kimsenin çıkmamasından memnun bir şekilde ilerlemesini sürdürdü. Kale kapısında bulunan muhafızların da kaçıp kaçmayacaklarını düşünmeye bile başlamıştı. Muhafızlar kaçmamış ama onu da durdurmamışlardı. Kapıyı açarak geçmesine izin vermişlerdi.
Morthrand’ın geldiği haberi çoktan ulaştırılmış olan kral soğukkanlı bir şekilde tahtında oturmuş kapıdan onun girişini ve tahtın önüne gelişini izledi. Morthrand sol elini kaldırdı ve “Almora Kralı Barador’a selamlar olsun,” dedi. Kral sessizce onu süzüyordu. İhtiyar hala eskisi gibi dinç gözükmesine rağmen yüzünde birkaç çizgi fazlalaşmış gibi görünüyordu. “Selam Yüce Morthrand. Krallığımıza adım atmayalı uzun seneler geçti. Seni burada görmemizin sebebi nedir?”
“Karanlık Şövalyesi Maron’un Ölüm Kadehi için buradayım Barador.” Kral kısa bir an büyücüye bakıp geniş salonda yankılanan gür bir kahkaha atarak “Şimdi de onu mu istiyorsun Yüce? Biliyorsun ki onun gücü seni de aşar. Bunu…”
“Hayır Barador. Kadehi istemem için ona sahip olman lazım,” diyerek kralın sözünü alaycı bir tavırla kesen Morthrand bakışlarını krala dikti. Kral ağzı açık bir şekilde donakaldı. Söylemek istedikleri ağzından bir türlü dökülmedi. “Bu işin altında sen varsan büyücü…” kelimeleri güçlükle çıktı. İnanmıyordu, inanamıyordu. Bir süre sonra duygusuz bir ses tonuyla “Aranel” diyebildi. “Aranel, hala güvende mi? Git kontrol et!”
Morthrand aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen hala ayakta bekliyordu. Ne kral ona oturması için bir yer göstermiş ne de o buna yeltenmişti. Salonda tam bir sessizlik hakimdi. İkisi de birbirlerine öylece bakıp gelecek haberi bekliyorlardı. Salonun kapısı gıcırtıyla açılıp Aranel içeri girene kadar birbirlerine bakmaya devam ettiler. “Kadeh yerinde yok baba!” derken ‘baba mı yoksa kralım mı’ diye nasıl hitap edeceğini bilememişti. Şimdiye kadar başkalarının yanında babasına hep ‘Kralım’ diye hitap etmişti. Zeki ve çevik bir savaşçı olan Aranel’in yüzünde saklayamadığı bir şaşkınlık ve endişe gözleniyordu. “Kadehin muhafazasında ve kilitli bulundu odanın kapılarında hiçbir darbe izi veya başka bir işaret yok. Ama kadeh yerinde değil. Muhafızlar da etrafta kimseyi görmediklerini söylediler.”
Barador’un beklediği cümleler bunlar değildi. Umutsuzluk içinde omuzları çökmüş bir vaziyette tahtına iyice gömüldü. Yüzünü Morthrand’a çevirerek “Seni dinliyorum Morthrand,” diyebildi.
“Haklı çıkmaktan pek hoşnut değilim Barador. Gördüklerime göre kadehi alan bir gölge ejderhasıydı. Engel olmaya çalıştım ama başka biri tarafından yönlendirilen ve korunan bir ejderha idi.” Kral düşünceli bir şekilde büyücüye bakarken oldukça sarsılmışa benziyordu. Yıllarca bu efsanevi kadehi korumaya çalışmış ama sonunda onu yitirmişti işte. Bunun kendi krallığı döneminde olmasından utanç duyuyordu. Onu koruyamamıştı. Yüzü kızarmaya nefesi daralmaya başladı. Ağzını açıp bir şeyler söylemeye çalışırken “Peki ne yapabiliriz Yüce?” diyen Aranel’in titrek sesini duydu.
“Buraya kadehin çalındığını haber vermek için gelmedim genç savaşçı. Onun mutlaka geri alınıp tekrar koruma altına alınması gerekli,” diyen Morthrand hala krala bakıyordu. Aranel babasına dönüp “Baba, emir ver hemen orduları toplayıp çok geç olmadan kadehin peşine düşeyim,” derken gözleri alev alevdi. Krallığı tehdit eden onca savaşlarda büyük bir tecrübe kazanmış ve en sonunda da orduların generalliğine kadar yükselen bir başarı göstermişti. Küçük yaştan beri savaş sanatlarına olan ilgisi onu bu noktaya getirmişti. Abisinin dış dünyalarla yapılan savaşlardan birinde ölmesinden sonra daha da acımasız bir savaşçı olmuş, ordudaki tüm askerlerin hem korktuğu hem de günden güne çoğalan saygısını kazanan biri olmuştu. “Baba emirlerini bekliyorum,” diye sabırsızlıkla ekledi.
Uzun bir sessizlikten sonra Barador artık konuşması gerektiğini düşünmüş gibi “Aranel!” dedi. “Askerlere emir ver, hazırlıklara başlasınlar. Gece çökmeden yola çıkmanızı istiyorum. Sanırım Yüce de bizden yardımlarını esirgemeyecektir,” derken bir taraftan da soran gözlerle büyücüye bakıyordu. Ona asla güvenmemişti. Şimdi de güvenmiyordu ama kendisini çaresiz durumda hissediyordu. Üstelik oğlunun bu işin altından tek başına çıkacağına da emin değildi.
“Tüm ordularını toplasan da bu bir işe yaramayacaktır Barador. Kürede son gördüklerim onu alanların bu dünyada değil Garuvandia dünyasında olduklarıydı. Binlerce askeri oraya götürmek için büyük bir gedik açsam bile orada o askerleri hiç şüphe uyandırmadan barındırmak ve kadehin peşine düşmek sence ne kadar mantıklı? Bu imkansız bir şey olurdu. Üstelik Garuvandia krallıkları kendi dünyalarını istilaya geldiğinizi sanıp size savaş bile açabilirler,” diye net ve duygusuz bir ses tonuyla konuştu Morthrand. “Küçük ama çok güçlü bir grup yeterli olacaktır; benim için,” derken ‘benim’ kelimesine ayrı bir ima yüklemişti.
Kral “Ayrı bir dünyada mı?” diye söylenirken tekrar çaresizliğini gün yüzüne vuran görünümü geri gelmişti. Aranel babasının bu kadar küçük duruma düştüğünü görmemişti. Hatta hiç görmemişti. Sinirlerine hakim olamayarak eli kılıcının kabzasına gitti. “Hepsinin kanını zevkle içeceğim,” diye bağırdı. Kral onu sustururcasına elini kaldırdı. “İsteklerin nelerdir Yüce?” diye sordu.
“Öncelikle oğlun Aranel’i istiyorum. Onun savaşçılığına güveniyorum ve krallığının bir prensi ve varisi olarak diğer krallıklarda hoş karşılanacağımızı umuyorum. Asıl istediğim ise Almondit,” diye sözlerini sürdürdü ve gelecek tepkiyi sessizce beklemeye başladı.
Almondit’i salondaki herkes biliyordu. Bundan yaklaşık 1300 sene önce kadehi krallığa getiren oydu. Karanlık Şövalyesi Maron diğer dünyaları tek tek ele geçiriyor; kendi boyunduruğu altına alıyordu. Gölge ejderhaların yaptığı ölümsüzlük kadehini ele geçirdikten sonra hakimiyeti altına aldığı dünyaların sayısını giderek artırmıştı. Dünyaları yakıp yıkıyor üzerinde tek bir canlı kalmayana kadar herkesi öldürüyor ve birer ölü dünya olarak geride bırakıyordu. Almora dünyasına geldiğinde burayı da kolayca elde edebileceğini düşünmüştü fakat o zamanın üstün kralı Almondit, ordularında büyük kayıplar vermesine rağmen onun ataklarını geri püskürtmüştü.
Yıllarca süren savaşlarda ordusunu iyi idare eden, her defasında değişik savunma ve saldırı taktikleri üretip onları ordusuna başarıyla uygulatabilen, aynı zamanda da ordusu ile beraber savaş meydanında göğüs göğüse çarpışan Almondit son meydan savaşında Maron’a büyük kayıplar verdirmiş; onun geri çekilmesini fırsat bilip karşı saldırıya geçmişti. Bu saldırı beş gün boyunca devam etmiş, Karanlık Şövalyesi ile karşılaşmış ve onu uzun süren bir mücadelenin ardından tam öldürecekken Maron gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuştu. Geride kalan dağılmış ordusu da kısa sürede yok edilmişti. Almondit savaştan birkaç hafta sonra Karanlık Şövalyesi Maron’un dünyasına gitmiş oradan da kadehle ve birkaç tutsak edilmiş büyücüyle beraber geri dönmüştü. Kimse orada neler olup bittiğini, kadehin ne işe yaradığını bilmiyordu.
Birkaç yıl sonra ülkedeki bütün büyücüleri toplamış, kadehi ve nasıl kullanabileceğini öğrenmek istemişti. Buna, artık adının hatırlanmadığı tek bir büyücü karşı çıkmış ve yardım etmeden ülkeden çekip gitmişti. Büyücülerin uzun çalışmalarından ve esir getirilen büyücülerden elde edilen bilgilere göre kadehi kullanmış fakat yapılan büyüler başarısız olmuştu. Kral, Almondit ölmüş, büyük bir törenle kraliyet mezarlığına gömülmüştü. Törenden birkaç hafta sonra kral mezardan çıkıp lanetlenmiş olarak geri dönmüştü. Kendisinden sonra kral olan oğlu onu lanetten kurtarmak için yoğun çabalar harcamış lakin lanet devam etmişti. Kontrolsüz davranışları ve lanetli gücü yüzünden büyülü bir zindana kapatılmak zorunda kalmıştı. Uzun seneler boyunca zindanda daha da güçlenmiş, lanetli gücü ile savaşmasını ve kontrol etmesini becerebilecek seviyeye gelmişti. Nadiren de olsa tekrar kontrolden çıkıp eski tehlikeli günlerine geri dönüyordu. Bugüne kadar hiçbir kral onu zindandan çıkarmaya cesaret edememiş ve böylece asırlar süren zindandaki günleri devam etmişti.
Şimdi ise kadehi kaybetmekle kalmayıp tüm bunları atalarından öğrendiği kadarıyla aklından geçiren Barador, Almondit’i serbest bırakmakla yüz yüzeydi. “Yüce Morthrand, telafi edilmesi zor olsa da imkansız olmayan bir olay ile karşı karşıya olduğumu biliyorum. Ama bu isteğin sadece benim, krallığımın değil senin hatta dünyanın sonunu getirebilecek bir durum. Bu tehdidi dünyaya salmamı bekleme benden.” Bir yandan olabilecekleri tartarken diğer yandan da bir çıkış yolu bulabilmek için zihninde büyük bir savaş veriyordu.
“Dünyanın sonu. Ah! Evet. Zaten kadehi alamazsak, son bizi bulmak için harekete geçmiş olacak,” diye soğuk bir sesle konuşan Morthrand doğrudan kralın gözlerinin içine bakıyordu. “Üstelik hala onu bulup kontrol altına almak gibi bir şansımız varken acemi savaşçılar gibi çelişkiye düşmek Almora Kralı’ndan beklenmeyecek bir davranış. Kararınızı çok geç olmadan verin,” derken sabırsızlanmaya başlamıştı. Kısa bir an kralın düşünmesine izin verdi. Aranel yerinde duramayan yeni yetme bir asker gibi kılıcının kabzasıyla oynuyor babasına sabit gözlerle bakıyordu. Kral yüzünü ellerinin içine alarak bir süre kendisi ile mücadele içine girdiğini belirten hareketler yaptı. En sonunda ayağa kalkarak “Aranel, çıkarın onu ve buraya getirin,” dedi. Sesinde çaresizliğin verdiği bir titreme vardı.
Barador tahtın önündeki platformda bir ileri bir geri hareket ederken gözlerini salonun kapısına dikmiş homurdanıyordu. Arada bir eli kılıcına gidiyor kabzasının boğumlarında parmaklarını gezdiriyordu. Koridordan gelen ayak sesleri ile tahtına yöneldi ve oturdu. Sakin olmaya çalışarak kapıya dik dik bakmaya başladı. Paniğin kendisini alıp götürmesine izin veremezdi. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başlamış alnından birkaç soğuk ter damlası aşağı doğru süzüldü.
Kapı gıcırtıyla açıldı. İlk giren Aranel oldu. Ardından etrafında bir düzine koruma ile Almondit’in soğuk çehresi göründü. Ellerinde büyücülerin hazırladığı kelepçeler ile yavaşça salona girdi. Etrafındaki muhafızlar ondan gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı tetikte bekliyorlardı. Almondit salondakileri tek tek süzdü. Kralı ve oğlunu tanıyordu. Büyücüye uzun uzun baktıktan sonra yüzünde belli belirsiz bir somurtma oluştu. Salonun diğer tarafında karanlıkta kalan biri daha vardı ama onun yüzünü pek seçemiyordu. Bakışlarını krala dikerek şüpheli gözlerle bakmaya başladı. Şimdiye kadar zindandan dışarı hiç çıkarılmamıştı. Daha önceki krallar gibi Barador da birkaç kez onu görmeye gelmiş fakat hiç konuşmamıştı.
“Yazgını değiştiren kadeh artık elimizde değil Almondit,” diye konuşmaya başladı Barador. Gözlerini büyücüye çevirerek “Yüce Morthrand senin yardımının dokunabileceğini düşünüyor.” Olayların bu kadar hızla gelişmesini hazmedemiyordu. Daha birkaç saat öncesine kadar oğlu ve köşede oturup hala sessizliğini sürdüren Erendur’la günlük olayları değerlendiriyordu. Şimdi gelinen noktaya hala inanamıyordu. “Özgürlüğün…” sözlerine devam edemeden Almondit’in hırıltıya benzeyen boğuk bir ses tonuyla “Morthrand!” dediğini duydu.
“Ne zamandan beridir insanlara yardım etmeye başladın Morthrand?” diye hırladı Almondit. Sesinde tehditkar bir tavır vardı. Muhafızlarda bir kıpırdanma oldu. Ellerindeki kelepçeye pek güvenleri yok gibiydi. Almondit bakışlarını Morthrand’a dikerek yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Bu sırada ellerindeki kelepçeler parlamaya başladı. Salondaki herkes bir endişe ile olabilecekleri tasavvur etmeye çalışıyordu.
Morthrand asasını kaldırarak bir şeyler mırıldandı ve bir ışın süzmesi kelepçelere çarptı. Kelepçeler parçalara ayrılarak etrafa dağıldı. “Nefretini bize göstermenin zamanı değil Almondit. Sana özgürlüğünü vaat ediyorum,” derken muhafızlar ne yapacaklarını şaşırmış bir halde dona kalmışlardı. “İstersen geldiğin yere dönebilirsin.” dedi ve asasını hafifçe kaldırdı.
Almondit’in gözleri puslandı. Asırlar boyu zindanlarda yaşadıklarını ve lanetini düşündü. Omuzlarını dikleştirerek “İçinde olmayı reddettiğin ve terk edip gittiğin bir şey için seni pek istekli görüyorum Morthrand. Hafızalardan silinmiş olsa da sen beni yüzüstü bırakıp gitmiştin. Sana hala güvenim yok ama yarım kalanı sen tamamlayacaksan, sana ve Almora Krallığı’na hiçbir zararım dokunmayacaktır.”
Herkes geçmişte neler olup bittiğini anlamaya çalışarak ikisinin arasında geçen konuşmayı dinliyordu. Hayret verici gelişmeler ile sarsılmış olan Barador telaşlanarak ayağa kalktı. “Buna izin veremem,” dedi. Sesindeki korku ile karışık meydan okuma açıkça hissediliyordu. Morthrand onu sustururcasına elini havaya kaldırarak “Buna söz veremem Almondit. Her şeyi zaman gösterecek,” dedi ve salondakilere dönerek “Sanırım artık yola çıkmanın vakti geldi de geçiyor. Bir an önce hazırlanmalısınız.”
Bu sırada uzun süredir sessizliğini korumakta olan Erendur başından beridir durmakta olduğu yerden çıkarak “Bu zorlu görevde herhalde oğlunuzu yalnız göndermeyi düşünmüyorsunuz kralım,” diyerek kılıcıyla reverans yaptı. Gözleri ile de Morthrand’ı süzüyordu. Ondan gelebilecek bir onay veya itirazı beklemeye başladı.
Barador soran gözlerle “Yüce’nin de eminim buna bir itirazı olmaz,” dedi. Morthrand artık oturması gerektiğini düşünmüş gibi en yakındaki sandalyeye otururken “Hımm. Sanırım onun gibi iyi bir iz sürücü ve suikastçıya ihtiyacım olabilir. Gelsin.”
Gün ortasına kadar kalede bir koşuşturmacadır sürdü. Hizmetkarlar acele ama ne yaptıklarının farkında olarak efendilerinin verdiği emirleri yerine getirmeye çalışıyorlardı. Seyislerin işi çabucak bitmişti. Kaşağılandıktan sonra sıkı bir şekilde eyerlenen atlar sabırsızlıkla binicilerini beklerken sert toprağı toynakları ile eşelemekle meşguldüler. Salonda sadece kral ve büyücü Morthrand kalmıştı. Bir süre sonra Aranel ve Erendur salona girdiler. İkisi de silahlarını kuşanmış uzun yol giysilerini üzerlerine geçirmişlerdi. Almondit ise yanında bir muhafız eşliğinde Kutsal emanetler odasına gidip çok eskiden, kral olduğu zamanlardaki zırhını ve silah takımını kuşanmaya gitmişti. Çok geçmeden salondaki yerini aldı.
Hiç konuşmadan hep beraber ahırlara doğru yöneldiler. Atlara bindiklerinde Morthrand “Şimdi bir kişiyi daha almak için Puslu Ormana gideceğiz,” dedi. Soru soran gözlerin kendisine dikildiğini dikkate almadan ve ardından gelecek soruları beklemeden ağzından birkaç kelime büyü sözleri döküldü. Ahırların hemen önünde mavi bir gedik açıldı. “Buradan,” diyerek gediğe ilerledi ve diğerlerini beklemeden içine girdi.
Güneş son ışıklarını da cılız bir şekilde titreştirdikten sonra battı. Puslu Orman’ın kenarındaydılar. Geceden daha karanlık orman Morthrand’ı ve yıllarca karanlıkta yaşamak zorunda bırakılmış Almondit dışındakileri huzursuz ediyordu. Etrafta rüzgarın çıkardığı sesten başka bir şey duyulmuyordu. Büyücü ormana giren patikaya ilerlemeden son bir kez diğerlerine baktı ve atını çevirip yola koyuldu.
Pek fazla ilerlemeden etrafta, karanlık ağaçların arasında onları izleyen gözlerin verdiği huzursuzlukla Aranel ve Erendur kılıçlarını çekerek etrafa dikkatlice bakmaya başladılar. “Endişelenmenize gerek yok. Kılıçlarınızı kınlarına sokun. Bunlar zararsız Dorbanlar” diyen Morthrand’ın sesini duydular. İstemeyerek de olsa kılıçlarını kınlarına soktular. Her ihtimale karşı kınlarındaki kopçaları gevşek bıraktılar.
Ormanın içlerine doğru ilerledikçe ağaçların sıklığı daha da fazlalaşıyordu. Önlerinden bir çarpışma sesi geldiğinde kılıçlarını çektiler. Morthrand hala sakin bir şekilde ilerlemeye devam ediyordu. Az ilerdeki boşlukta gölge gibi hareket eden bir gece elfi etrafını sarmış bir düzine orc ile çarpışıyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar kendisine hamle eden iki orcu seri bir kılıç darbesiyle bertaraf eden elf saldırmaya hazırlanan bir diğerine doğru hareket ederek orcun cansız bedenini yere serdi. Bir ayağını yerdeki cansız bedenin üzerine koyarak diğerlerine hırlamaya benzeyen bir ses ile meydan okudu.
Bu sırada Erendur arka taraftan elfe yaklaşan bir orca hamle yapmak üzereyken Morthrand ‘karışma’ dercesine onu durdurdu. Zaman ilerledikçe yere düşen orcların sayısı fazlalaşıyordu. Elf seri ve net bir kılıç darbesiyle son orcu da yere serdikten sonra kendini izlemekte olan gruba tehditkar bir tavırla baktı. Morthrand atını ileri sürerek “Yavaşlamışsın Rilaviel,” dedi. Atından inerek elfe yaklaştı. “Bakıyorum da ormanlarında orclara gezmeleri için izin vermişsin.”
“Asıl kendine bak büyücü. Seni böyle acemilerle gezerken hiç görmemiştim,” diye karşılık veren elf diğerlerine doğru sert bir bakış fırlattı. Hepsini tek tek süzdükten sonra Almondit’e uzun uzun baktı. Diğerlerinin homurtularına kulak asmadan “Hangi belaya bulaştın büyücü?” diye sordu.
Morthrand gruptakilere atlarından inmelerini işaret ederken elf lisanında yaşananları anlattı ve planlarından bahsetti. Arada bir elften gelen itirazlara rağmen elfin yüzünde hayret ve endişe izleri görülüyordu. En sonunda kafasını olur anlamı ile salladıktan sonra Morthrand diğerlerine dönerek “Grubumuzun son üyesi Rilaviel Arowen de bize katıldığına göre artık Garuvandia dünyasında Gölge Efendilerinin bulunduğu Antharo'ya gidebiliriz,” dedi ve şimdiye kadar kimsenin duymadığı büyü sözleri bütün ormanı doldurdu.
Khan Zal Dhur Bathron…..!!!
--------------------------------------------------------------------------------
Aranızda fantastik kurgularla ilgilenen illaki vardır. Bu yazı ben (Almondit) ve Morthrand tarafından yazılmıştır. Üşenmeden okuyan olursa eleştirilerini ve yorumlarını beklerim.
Saygılar...
imzaya Resim Eklemek yasaktır../KopuK
Üşendiniz dimi ![]()
imzaya Resim Eklemek yasaktır../KopuK
Bilgasyara kaydettim okuyucam söz ![]()
hemen yaninda oturan belki de hayatının şeysi ama sen meseneden onun suratına bile dönüp bakmıyorsun ilginc degil mi sence de ?
tebrikler cok hosuma gitti
am biraz daha frp senaryosuna kaymis ![]()
??NedeN??
??Neden??
Zamanında, bir UO Shard'a geçiş rp si olarak yazılmıştı. O yüzden Frp senaryosu gibi gözüküyor. Ama dahada geliştirildi ve değiştirildi. Halende yazılıyor.
imzaya Resim Eklemek yasaktır../KopuK
Güzel bir ultima online hikayesi
hayal gücüm fazla gelişmiş ama hikaye yazmaya yetmez
[ ϩΨmβoζ_oƒ_aρocaζΨpƐ ]
OYUN
yasam diye bir oyun vardır bilirmisin düslerin ve cıglıkların kuytusunda
saklambac oynamak icin
ben bu oyunda iki köseye saklanırım hep
önce aya ve ısıgına sıgınırım
lanetlenmis ruhumun bedenimle yaptıgı dansı yansıtması icin
sonra kuşkucu bir rüzgara sıgınırım beni anlayan ve anlatan
siyahları benligime doladıgı icin
benim hayal gücüm geniştir hatta kafamda sürekli bunun gibi hikayeler oluştururum ama bu kadarını hiç düşünememiştim.demekki hayal gücüm sandığım kadarda ii diilmiş.
ölüm kavşağında beni yalnız bıraktın ama bilmiyosun ki benim de yerim orası
Gerçekten çok güzel olmuş. Hayal gücünüz gerçekten geniş. Bence devamını da getirin
