İçeriğe geç

Bu yazı eski sitenin köşe yazıları arşivinde yayımlanmıştı.

Buraları Sevmek

Yaşadığımız yeri sevebilmek. İnsanları sevebilmek. Onlarla anlaşabilmek, belli kurallar içinde yaşayabilmek. Hepimizin en büyük problemi belki de. Güneş doğarken şehrin üstüne, bizim de sıkıntılarımız doğar yüreğimize. Yeni bir gün başlar, İstanbul trafiğine söverek evden çıkar, bazılarımız okullarına, bazılarımız işlerine doğru yola koyulur. Ortak noktamız, düzene olan isyanımızdır. Haklı bir isyandır bu. Sürekli kendimizi başka diyarlara kıyaslarız.

Düşünce özgürlüğünü, insanların yaşayışlarını, özgürlük kavramına olan bakışlarına hep imrenerek bakarız. Buraya kadar her şey normal, ancak gelin görün ki dünyada oturmuş bir sapkınlık bu. Biz ki erkeklerin kadınlara karşı gözü dönmüşlüğüne sinirlenen, dünyanın en medeni ülkelerinden biri sayılan Fransa’da taciz olaylarına önlem olarak kadın ve erkeklerin stada veya benzer bir yere ayrı alınmasına da şaşırmalıyız. Ben yine de yaşadığım yeri hep sevdim. Oturmuş bazı alışkanlıklardan olsa gerek, başka bir yerde rahat edemedim. İnsanlar ne kadar canımızı da acıtsa, ne kadar bizleri hayattan soyutlasa ki bunları yaşamak hayatın ta kendisi, var olduğumuz yerde yok olmayı öğrenmeliyiz. Bizi var eden, kişiliğimizin geliştiği, belli düşüncelerle bezenen isyanımızın yaratıcısı da yaşadığımız yerlerdir aslında. Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, ülkemizden, yaşadığımız yerlerden daha iyisini bulamayacağız. Düzene karşı olduğumuzdan ve bunu devirebilecek güce ‘henüz’ sahip olmadığımızdan dolayı hiçbir zaman en iyisini elde edemeyeceğiz. Buraların düzenine bazen kafamızdan düşen bir saç teli yüzünden söverken, Avrupa’ya açıldığımız da ise, kendini kaybetmişliğin ortasında olmaktan yakınacağız.

Niye bütün bunları yazma gereği hissettim: 1 ay önce okulum tarafından Fransa’ya gezi düzenlendi. Araştırmak başlıca amacımdı bu geziye katılırken. Şikâyetlerle boyayıp, mahvettiğimiz Türkiye de miydi sorun yoksa her yerde miydi? Bunu öğrenmekti asıl amacım. Fransa gibi bir yerde bir hafta geçirirken ülkemi özledim. Hayır, ne yemekleri özledim ne de başımı koyduğum yastığımı. Sahip olduğum değerleri özledim. Düşünmeyi bilen ve kendini bulmuş bir avuç insan topluluğunu özledim. Sahip olduğumuz değerler uğruna mücadele etmeyi özledim. Ruh sıcaklığı denen duyguyu kalbimde tekrar yaşamayı özledim. Kendimi özledim.

İlk gün fark ettim ki konakladığım Rennes şehri soğuk bir yerdi. Ama ne acıdır ki bilemezdim insanlarının da bu kadar soğuk olabileceğini. Bir dükkana girdiğiniz de ne bir merhaba, çıkarken de paranızı aldıktan sonra bir hoşça kal işittim. İnsanlar yapmaları gerekeni bir robot gibi yerine getiriyorlardı, hepsi buydu. Rennes’in üstüne doğan güneş sadece tenlerini ısıtıyordu insanların. İstanbul’un üstüne doğan güneş kimimizin duygularını ısıtıyordu, kiminin nefretini törpülüyordu. Böyle bir yerdi Rennes ve Fransa. Ufak bir gülümsemeyi, esnafla ayaküstü ettiğimiz muhabbetleri, yaşanılan diri bir hayatı özledim Fransa’da. Kötülüklere karşı koyma gücünün verdiği direnci özledim. Çünkü ne kötülük gördüm, ne de iyilik. Bazı anlar vardır, ağzımızdan şu kelimeler dökülür: Türkiye’de olur böyle şeyler. İşte onları özledim

Hayat denen şaka’yı şekillendirdiğimiz bu şehrin bana oynadığı oyunları bile özledim diyebilirim. Alışkanlıklar hayatımızda var olduğu sürece, nefret etmeye alıştığımız bu yerden başka hiçbir yerde daha iyisini bulamayacağız çünkü alışkanlıklar yaşadığımız şehre hem nefret duymamızı hem de ona kayıtsız şartsız bağlanmamıza neden oluyor. Ve her şeyden önemlisi insan var olduğu sürece, ırkı, dili, dini ne olursa olsun insan olduğundan kötülerin en kötüsü olabilme özelliğine sahiptir. Bu nedenledir ki çıkarlar ile yoğrulmuş düzene sadece baş kaldırabiliriz. Ama şunun bilincini de iyi kavramalıyız ki bu isyanın sebebi yaşadığımız yer ve belli bir bölgede bulunan insan toplulukları değildir. Bu isyan, bu sonsuz çığlık insanın kötüsüne karşıdır ve kötülükler insan dünyanın sonuna kadar var olacağı için hiç bitmeyeceğinden, çığlıklar hiç dinmeyecektir. O yüzden yaşadığımız yeri her geçen gün biraz daha cennete çevirebilmek bizim için belli başlı bir amaç olmalıdır. Yanlış’a karşı sesimizi daha çok çıkarabilmenin tek yolu bundan geçmekte: Yaşadığımız yeri kendi cennetimize dönüştürmek. Ve bunun için uğraşıyorsak anlayın ki en azından yaşıyoruz karanlıklarla dolu hayatta, onu aydınlatacak ışığı bulmak için.

Yorum yaz