Forum
Tolstoy'un ismini Beethoven'ın Kreutzer Sonat'ından almış enfes romanı. Aşağıdaki, roman üzerine yazdığım bir inceleme yazısıdır.
Romanın Konusu
Bu romanda Tolstoy cinsel sevginin, tutkuların ve kıskançlığın insanoğlu üzerindeki etkilerini anlatmaktadır. Evlilik yaşamı dahilinde bile olsa, cinsel isteklere gem vuramamanın ahlaken çökmüşlüğün bir göstergesi olduğunun altını çizen yazar, cinsel ilişkinin türü devam ettirmekten ziyade bir haz aracı olarak görülmesi durumunun devam etmesi halinde insanlığın ahlaksızlık bataklığından kurtulamayacağını göstermeye çalışıyor.
Romanımız bir tren yolculuğu esnasında geçiyor. Sıkıntıdan, diğer yolcuların konuşmalarına kulak kabartan anlatıcı kendisini birden ilginç bir tartışmanın içinde bulur. Günün evlilik anlayışı ve aile yaşantısı üzerine olan bu ateşli tartışmaya, beklenmedik bir biçimde, o ana kadar kompartımandaki diğer insanlarla ilişki kurmaktan kaçınmış bir kişi daha müdahil olur. “Aşk nedir?”, “Bir kadınla bir erkek ömürleri boyunca, aralarında bitmez tükenmez bir sevgiyle birbirlerine bağlanabilirler mi?” gibi soruların yanıtlarının arandığı bu tartışmaya ateşli ve heyecanlı bir biçimde giren kahramanımız, günün sosyete anlayışına ters düşen sert ve keskin fikirleriyle tartışmacılar arasında antipati toplar. Karısını öldürmüş olduğunu itiraf ettiğinde de tartışma biter, herkes ondan uzaklaşır ve kahramanınız anlatıcımızla başbaşa kalır. Ardından başından geçen hazin olayı anlatmaya başlar. Karısını nasıl öldürdüğünün hikayesini anlatan Pozdnişev’in, onu böyle bir suç işlemeye iten etmenleri ve evlilik öncesi ve evlilik sırasındaki hayatına ilişkin duyduğu pişmanlıkları yalın bir dille aktaran Tolstoy okuyucunun geleneksel kadın-erkek ilişkileri üzerine esaslı bir sorgulama sürecine girmesini sağlıyor.
Romanda Aşk ve Cinsel Sevgi
Tolstoy’un ahlakçı öğretisi bu romanda kendisini fazlasıyla gösteriyor ve tüm gençlik yılları süresince kadınlarla, çevresinin gayet doğal olarak karşıladığı ilişkiler içerisine giren Pozdnişev’in, tutkularının önüne bir türlü geçememiş olmasının onda yarattığı pişmanlıklar anlatılıyor.
Trende bir bayanla Pozdnişev arasında geçen tartışmada Pozdnişev kadına şöyle sorar: “Evliliği kutsallaştırdığını iddia ettiğiniz aşk ne tür bir aşktır?” Kadın, “Sahici aşk, bunun nasıl bir şey olduğunu herkes bilir. Aşk bir insanı diğerlerine tercih etmektir.” diye cevap verir. Ardından Pozdnişev kadına bu tercihin ne kadar sürdüğünü sorar. Bu alışılmadık sorular tartışmaya katılan diğer insanları da çok şaşırtır. Bu tepki insanların aşka dair geleneksel düşünce tarzını ortaya koymaktadır. Aşkı kadın ve erkek arasındaki sonsuz bağlılık, onların birlikte yaşamalarını sağlayabilecek biricik şey olarak gören bu anlayışın aksine kahramanımız Pozdnişev aşkı yalnızca cinsel bir sevgiden ibaret olan hayvanca bir tutku olarak görür ve bu tutkunun doyurulmasına yönelik isteği ahlaken çürümüşlüğün göstergesi olarak ele alır. Cinsel ilişkiye yalnızca soyun devam ettirilmesi amacıyla girilmelidir; aksi takdirde insanlar bir haz alma aracı olarak kullanılmış olurlar. Çoğu durumda kadın köle, erkek ise köleci haline gelmiştir. Bu da gerçek, tanrısal sevgiyi öldürür, insanlar arasında hayvani bir sevgi baş gösterir.
Pozdnişev kadınların ticaretin ayakta kalmasını sağlayan en önemli sebeplerden biri olduğunu iddia eder. Ticaret kadınların tekelindedir ve her gün önünden geçilen mağaza vitrinlerindeki paha biçilemeyecek emek tamamen kadınların talepleriyle orantılıdır. Türlü süs eşyalarıyla, gösterişli kıyafetlerle, erkeklerin hoşuna gitmek için denenen türlü kendini beğendirme yöntemleriyle kadın kendisini erkeğe bir nesne, bir haz aracı olarak sunar. Sosyete kadınlarının birçoğu hayatlarının tek amacı olarak bunu bellemiştir ve bu da para karşılığı yapılan fahişelikten hiç de aşağı kalır yanı olan bir şey değildir. Bu da cinsel sevginin getirdiği ahlaksızlığın bir başka boyutudur.
Kişisel Görüşler
Tolstoy’un bu kitabını okuduğunda insanın kendisine ilk olarak şu soruyu sorması gerekir diye düşünüyorum: “Gerçekten de aşk, Pozdnişev’in iddia ettiği gibi yalnızca cinsel tutkulardan kaynaklanan hayvani bir davranış biçimi midir, yoksa kadın ile erkeği birbirine sonsuza dek bağlayan, hayvani içgüdülerden bağımsız ölümsüz bir aşk var mıdır?” Tutkularımızın üzerimizde çok büyük bir güce sahip oldukları gerçeğini kabul etmek gerekir. Uğruna savaşların bile yapıldığı cinsel sevginin gücünün nerelere kadar uzanabileceğini de insanın pekala bilmesi gerekir. Yine de iki insanı birbirine bağlayan yüce bir sevginin de bulunabileceği, bu sevginin tüm tutkulardan, hayvani isteklerden bağımsız olarak yaşayabileceği savunulabilir mi? Asıl tartışılması gerekenin bu soru olduğunu zannediyorum. Cinsellikten tamamıyla bağımsız böyle bir sevgi duyulabiliyorsa eğer, insanın bunu hemcinsine de duyması gerekir. Bence romanda, gerçek bir sevgi varsa, onun cinsellik dahil insanın bütün tutku ve menfaatlerinden arınmış bir sevgi olması gerektiği anlatılmaya çalışılıyor. İşte insanın yalnızca karşı cinse değil, tüm insanlığa karşı duyması gereken sevgi böyle bir sevgi olmalıdır.
Bu romanda birçok noktada yazar, aşırıya kaçmış bir ahlakçı olarak gözükebilir, ama ona katılmak gereken birçok noktanın da olduğunu düşünüyorum. Gerçekten de insanların yalnızca karşı cinsi etkilemek amacıyla yaptıkları insanın aklına gelince bu kadar para ve emek harcanarak yapılan onca şeyin bütün bunlara değip değmediğini düşünmek gerekir. Daha doğru bir şekilde söylemek gerekirse, insanların tutkularının bir para kazanma aracı, bir menfaat kapısı olarak görülüp bu en doğal dürtülerin istismar edilmesi çok büyük bir ahlaksızlıktır ve aşağılık bir çabanın ürünüdür. Romandaki can alıcı gözlemlerden birisi de bu kadar zahmet çekilerek yapılan onca süs eşyasının, kıyafetin vs. insanoğlunun gücünü boşa harcadığının kanıtı olarak gösterilmesidir; bu da ahlaksızlığın ta kendisidir. Bugün seks ticareti, moda denilen meşgalenin büyük bir kısmı, televizyon ve dergilerde dikkat çekmek için gözümüze sokulan çıplak veya yarı çıplak insan fotoğrafları üzerinden para kazanan ve bu işler için vücudunu satmakta, sömürülmekte olan milyonlarca insan düşünüldüğünde cinsel ahlaksızlığın ve cinsel sömürünün ne denli büyük sorunlar olduğunu anlamak çok da güç olmayacaktır.
Kreutzer Sonat, Tolstoy’un diğer tüm son dönem eserleri gibi çok tartışılmış, hala da tartışılagelen bir yapıtı. Aşka insan içgüdüsünün bir yansımasından öte çok farklı, yüce olan, sonlu olmayan anlamlar yükleyen insanlar Tolstoy’u insan ruhunu ve aşkı anlamamakla suçlamış, bu kitaptaki fikirleri Tolstoy’un mutsuz evlilik yaşantısıyla bağdaştırmışlardır. Bir yazarın kaleminin, yaşantısının etkisi altında kalması oldukça doğaldır elbette. Fakat “Anna Karenina’yı yaratmış bir insanın aşkı anlamaması mümkün müdür?” sorusu geliyor hemen aklıma. İsmini hatırlayamadığım yabancı bir edebiyat eleştirmeni bir yerde şuna benzer bir şeyler yazmıştı: “Tolstoy şehvetinin esiri olduğu yıllarda Anna Karenina’yı, cinselliğe ilgisinin azaldığı yıllarda ise Kreutzer Sonat’ı yarattı.” Bu bana biraz acımasız bir eleştiriymiş gibi geliyor. Anna Karenina’nın hazin sonunu birçok yerde yapıldığı gibi Tolstoy’un ahlakçı öğretisiyle açıklamamak gerektiği gibi, Kretzer Sonat’ı da Tolstoy’un cinselliğe duyduğu ilginin azaldığı yılların değil de insana karşı sıradışı bir sevgi duymaya başladığı zamanların bir ürünü olarak görmek gerekir. Tolstoy insanların aralarında tanrısal denebilecek kadar ulu bir sevgi bağı olabileceğinden, fakat bunun aşk ile karıştırılmaması gerektiğinden bahsediyor sıklıkla. Bu yüzden de aşkın, ona çok büyük anlamlar yüklemeye değmeyecek bir şey olduğunu, ondan çok daha önemli olan insan sevgisine eğilmemiz, asıl büyük anlamı ona yüklememiz gerektiğini anlatmaya çalışıyor.
http://www.classicallibrary.org/
