Forum
Bence Bukowski dünyadaki gelmiş geçmiş en iyi yazardır.Sizce???
bir şiir savaştaki bir şehir gibidir...
gelmıs gecmıs en ıyı dıyemem ama
yaslı bunak alkolık derın piç ve cıdden adamın azına sıcabılecek bır yazardır
ne de olsa bits kusagı..
feel..
pogo sipo yoboya, sa rang he..
Gelmiş geçmiş diyemessin.....Yanlış bir kelime seçimi olur.....İyi yazardır veya sana göre en iyi yazardır.....Bence senin deyimin kadar abartılacak....Bir yazar değil....
inanılmaz fantezilerini harika bi biçimde kagıda döken adamdır..
anaLthema - all voice...... anaLthema = Turkish Noise Project by Gorebey..
bu arada kadınları çok iyi tanır..
anaLthema - all voice...... anaLthema = Turkish Noise Project by Gorebey..
gelmis gecmıs en ıyı mı bılmem ama cok ıyı bı yazar bence de ickıyısever kadınlarla cok alakası olmustr bıldgm kadarıyla ayrıca arızalılarkulubu adlı sıte ona adanmıstr hos bı sıtedr edebı anlamda saglam yazılar ve sıırler vardır
Virginity has been stolen at very young ages
And the extinguisher loses it’s immunity
Morbid abuse of power in the garden of eden
Where the apple gets a youthful face
I am here
in the lost souls shop...
Büyük bir yazar ve de bağımsız amerikan edebiyatının ustalarındandır..Yapıtlarını pek bir severim...
I dont owe anything,I dont owe anyone
bukowski benimde çok severek okuduğum bir yazar.özellikle ölüler böyle sever isimli öykü kitabı bence süper
love like blood
muhım olan bukowski nin ne kadar ıyı yazar olduu degıl senın ne kdar ıı yazar olduundur.(ogak kusacam olmadı hadı takıl sen takıl)
benmde sewdğm bi yazar ayrıca factotum filmini çok aradm ama bulamadm..
bir meyhane keşfettim mezarlıın tam karşısında.. bigün pop dinlersem meyhanedeyim ya tam karşısındaa hehehühü..........
adamı alıp duvara çarpan cinsten bir yazar olduğu kesin ama adamı alıp duvara fırlatıp parçalayan yazarlar da var hatta ve hatta duvarı süküp adama fırlatan yazarlar da var işte asıl onlardan kacış yok hiç ıskalamazlar ![]()
Ben ölünce ne yapacaksın tanrım? Yitireceksin anlamını; benim anlamımı yitirişimle. / rilke /
canım ülkemin herşeyden bihaber gözünün altına çizik çizip tek derdi internet olan teenage hıyarların sevdiği bir yazar.
adam da hayal gücü denen hiç bir şey yok sen yaz abi şuraya satalım diye yazmış olduğu yazıları mevcuttur.
yazıktır yazık nasıl gelmiş geçmiş ya ....
neyse sustum
hemen yaninda oturan belki de hayatının şeysi ama sen meseneden onun suratına bile dönüp bakmıyorsun ilginc degil mi sence de ?
Hayat hikayesi bence acıklı, ekmek arasını bir nefeste okudum. Diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum. Herkes Bukowski gibi yazamaz. Az, öz, açık, sert...
http://noiseforanewgeneration.blogspot.com/
bence böyle başlık açılmaz.. sence ??
---
herneyse. bkowski gelmiş geçmiş en iyi yazar değildir , olamaz da. ama ben kendisine taparım. bukowski ardındnan fante. iyi giderler.
ama mutelif tabi bu yazar olayı. bi sürü adam var bukowski nin yerine okunabilecek. ama seven de (misal ben) seviyo kardeşim adamı.
silence...
Eşsiz bir mantığı ve bir o kadarda aslı olmayan şeyleri aslı varmış gibi göstermekte üstüne olmayan kişidir..Eserlerini her ne kadar sürükleyici bulmasamda büyük bir çoğunluğunu okumuşluğum var.Tuvaletçilikten, garsonluğa kadar her türlü mesleği yapan,feci şekilde küfür eden,cinsel organının boyutunu hiç çekinmeden kitabında yazan,ayyaş,serseri ve bir o kadarda güzel yüreği olduğunu düşündüğüm yazar...
Rahat uyusun..
Lydia Vance'i ilk kez nerede gördüğümden emin değilim. 6 yıl kadar önceydi, postanedeki memuriyetimden istifa etmiş, yazar olmaya çalışıyordum. Korkudan ödüm bokuma karışıyor, her zamankinden daha fazla içiyordum. İlk romanımı yazmaya çalışıyordum. Yazarken her gece bir şişe viski ve altılık bira paketleri tüketiyordum. Ucuz puro tüttürüyor, yazıyor, içiyor, ortalık aydınlanıncaya kadar radyoda klasik müzik dinliyordum.
Gecede on sayfa gibi bir hedef saptamıştım ama ancak ertesi gün bilebiliyordum kaç sayfa yazdığımı. Sabah kalkar, kusar, sonra kaç sayfa yazdığıma bakmak için salona girip kanepenin üzerindeki sayfaları sayardım. On sayfadan fazla olurdu mutlaka. Bazen, 17, 18, 23, 25 sayfa. Tabii ki işin temizlenmesi, hatta bir kısmının çöpe atılması gerekiyordu. Yirmi bir gecemi aldı o ilk romanı yazmak.
Yaşadığım avludaki binaların sahipleri hemen arkamdaki dairedeydiler ve aklımı kaçırmış olduğumu düşünüyorlardı. Her sabah uyandığımda ön balkonda büyük bir kesekağıdı bulurdum. İçeriği genellikle değişirdi, ama daha çok domates, turp, portakal, yeşil soğan, çorba konservesi ve kırmızı soğan olurdu kesekağıdında. Her iki gecede bir onlarla bira içerdim. İhtiyar sızar, yaşlı karısı ile elele tutuşup arada sırada öpüşürdük. Kapıdan çıkarken sıkı yumulurdum mutlaka. Yüzü kırış kırıştı, ama bu onun suçu değildi. Katolik'ti, Pazar sabahları pembe şapkasını başına geçirip kiliseye giderken pek hoş görünürdü.
Lydia Vance'i ilk şiir dinletimi verdiğim gece tanımıştım galiba. Kenmore Bulvarı'nda bir kitapevinde, The Drawbridge. Ödüm bokuma karışıyordu yine. Üstün, ama ödü bokuna karışmış hissediyordum kendimi. İçeri girdiğimde sadece ayakta duracak yer vardı. Zenci bir hatunla yaşayan kitapevinin işletmecisi Peter'ın önünde bir yığın banknot duruyordu. "Her dinleti böyle dolsa bir Hindistan yolculuğu daha yapabilirim!" dedi bana. İçeri girdim, alkışlamaya başladılar. İlk şiir dinletimdi, bekaretimi kaybetmek üzereydim.
Yarım saat okuyup ara verdim. Henüz ayıktım, karanlığın içinden bakan gözleri fark edebiliyordum. Birkaç kişi yanıma gelip benimle konuştu. Sonra bir boşluk anında Lydia Vance rampa etti. Masalardan birine oturmuş bira içiyordum. Ellerini masanın kenarına koydu, eğildi ve bana baktı. Uzun, kestane rengi saçları vardı, çok uzun. Burnu dikkat çekiciydi, gözlerinden biri diğerine tam uymuyordu. Ama hayat saçıyordu -biliyordunuz orada olduğunu. Aramızda bir elektriklenme olduğunu hissedebiliyordum. Bu elektrik dalgalarının bazıları kafa karıştırıcı ve nahoştu, ama oradaydılar. O bana baktı, ben de ona. Yakası saçaklı süet bir kovboy ceketi vardı Lydia Vance'in üzerinde. "Püsküllerini parçalamak isterdim," dedim ona, "ordan başlayabiliriz!"
Lydia gitti. İşe yaramamıştı. Hiçbir zaman bilemedim kadınlara ne diyeceğimi. Ama kıçı güzeldi. Benden uzaklaşan o harikulade kıçı seyrettim.
Dinletinin ikinci bölümünü tamamladım ve kaldırımda yanlarından geçtiğim kadınları nasıl unutursam, Lydia Vance'i de öyle unuttum. Paramı aldım, birkaç peçeteyle birkaç kağıt parçası imzaladım, sonra çıktım ve eve gazladım.
Her gece ilk romanımın üzerinde çalışıyordum. 18:18'den önce asla başlamazdım yazmaya. Annex Terminal'i Postanesi'nde çalıştığım günlerde mesaimin başlama saatiydi 18:18. Saat 18:00'di geldiklerinde: Peter ve Lydia Vance. Kapıyı açtım. "Bak Henry, ne getirdim sana!" dedi Peter.
Lydia sehpanın üzerine çıktı. Daha önce üstünde gördüklerimden bile dar bir kot giymişti. Uzun, kestane rengi saçlarını bir yandan öbür yana savurdu. Deliydi; mucizevi. İlk olarak onunla gerçekten sevişme ihtimalini düşündüm. Şiir okumaya başladı. Kendi şiirleri. Berbattılar. Peter onu durdurmaya çalıştı.
"Hayır! Hayır! Kafiyeli şiir okunmaz Chinaski'nin evinde!"
"Bırak, okusun, Peter!"
Kalçalarını seyretmek istiyordum. Sehpanın üzerinde uzun adımlarla bir ileri bir geri gidip geliyordu. Sonra dans etmeye başladı. Kollarını salladı. Şiirleri çok kötüydü, vücudu ve deliliği değil.
Sehpadan yere sıçradı Lydia.
"Beğendin mi, Henry?"
"Neyi?"
"Şiirleri."
"Beğendiğimi söyleyemem."
Lydia elinde şiir sayfalarıyla öylece duruyordu. Peter onu tuttu. "Düzüşelim!" dedi ona. "Hadi, düzüşelim!"
Lydia onu itti.
"Pekala," dedi Peter. "Öyleyse ben gidiyorum!"
"Gidersen git. Benim arabam var," dedi Lydia. "Eve dönebilirim."
Peter kapıya gitti. Durup döndü. "Pekala, Chinaski! Sana ne getirdiğimi unutma!"
Kapıyı çarptı ve gitti. Lydia kanepeye oturdu, kapıya yakın. Bir metre uzağına oturdum. Baktım ona. Harikulade görünüyordu. Korkuyordum. Uzanıp saçına dokundum. Sihirdi saçları. Çektim elimi. "Hepsi senin saçın mı gerçekten?" diye sordum. Biliyordum onun olduğunu. "Evet," dedi, "hepsi benim." Elimi çenesinin altına yerleştirip son derece becereksiz bir biçimde yüzünü kendime doğru çevirmeye çalıştım. Kendimden emin değildim bu durumlarda. Hafifçe öptüm.
Ayağa fırladı Lydia. "Gitmem gerek. Çocuk bakıcısına para ödüyorum."
"Dur," dedim, "kal. Ben öderim. Biraz daha kal."
"Hayır, kalamam," dedi. "Gitmeliyim."
Kapıya doğru yürüdü. Peşinden gittim. Sonra kapıyı açtı. Sonra döndü. Tuttuğum gibi kendime çektim. Yüzünü kaldırıp minicik bir öpücük verdi bana. Sonra geri çekilip şiir sayfalarını tutuşturdu elime. Kapı kapandı. Elimde sayfalarla kanepeye oturup arabasını çalıştırışını dinledim.
Şiirler teksir edilip zımbalanmışlardı, başlığı da HERRR'di. Birkaçına göz gezdirdim. İlginçtiler, mizah ve cinsellik dolu, ama kötü yazılmışlardı. Lydia ve üç kızkardeşine aittiler -bir arada şen şakrak ve seksi.
Sayfaları fırlatıp viski şişesini açtım. Hava kararmıştı. Radyoda daha çok Mozart, Brahms ve Bee çalıyordu.
...
(Kadınlar'dan)
