İçeriğe geç

Forum

Felsefenin çözüm bu...
 
Bildirimler
Tümünü temizle

Felsefenin çözüm bulamadığı başlıca sorular..

111 Gönderiler
52 Üyeler
0 Reactions
20.4 K Görüntüleme
(@dennis)
Gönderiler: 732
Prominent Member
 

ıspatlara dayandırdıgımız surece dunyadakı her bılgının gercek oldugunu soyleyebılırız
cunku gercek olmadıgını ıspatlayamıyor, olumlu yonde cıkarımlar yapabılıyorz.

ınsanlar öz olarak ıyı mıdırler kotumu?
yoksa bu ıkı kavram da edınılmıs mıdır?


feel..

pogo sipo yoboya, sa rang he..

 
Gönderildi : 25/12/2006 12:02 am
Linwe_Tiwele
(@linwe-tiwele)
Gönderiler: 3569
Famed Member
 

Yağmurda koşan insan daha az ıslanır bence.. Gidiceği yolu azaltmış olur çünkü.. :D uyandın mı? süper ya :D


hedon!
your children wild and filled with death...

:.::ђανєη

 
Gönderildi : 25/12/2006 12:43 am
AccurseD
(@accursed)
Gönderiler: 1390
Noble Member
 

Rüzgar faktörünü hesaplamayanlardır bilinçsizce koşanlar... Ve daha ağırlaşır ıslaklık..


MAVİ LİMAN

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın...

Nâzım HİKMET

 
Gönderildi : 25/12/2006 8:15 am
Minerva
(@minerva-2)
Gönderiler: 1069
Noble Member
 

asıl soru şu bence ,felsefe zaten sorulara kesin cevap veremez sorduun soruların hepsine ben bi güzel cevap veririm ama kendi inançlarım doğrultusunda sorada ibadet yapıyo denir çok istersen hbr fer ban sana pm atarım.....


Lorelei,
A poet of tragedies, scribe i lauds to death,
Yet who the hell was i to dare?
Lorelei,
Canst thou not see thou to me needful art?
Canst thou not see the loss of loe painful is?

 
Gönderildi : 25/12/2006 5:50 pm
(@aletheia)
Gönderiler: 1089
Noble Member
 

Ludwig Wittgenstein’ın dediği gibi, “felsefe bir öğreti değil etkinliktir.” Felsefe tarihine bakarak insan bir şeye cevap bulamaz, sadece verilmiş cevaplara dayanarak kendi bakış açısını geliştirir. Herhangi bir konuda biri bir şey söyler, diğeri de onun söylediklerini çürütür, ama bu çürütülen bize daha doğruya yakın gelebilir. Felsefenin cilvesi budur.

“insan niye var?”
Ortaçağda insan sadece tanrı onu yaratığı için değerli görülmüştür. Bu dünyaya düşmüştür insan, çünkü miras kalan bir günahı vardır, tanrıya karşı gelmiştir, bunun sonucunda da bu dünyaya sürülmüştür. Evren statik ve hiyerarşiktir. Ve ancak bu görüşler çerçevesinde düzenli ve anlamlıdır. Tanrının eseri ve onun varlığının kanıtıdır bu dünya. Tanrının tinselliğine karşılık, bu dünya maddi, maddesel bir şey olarak tanrısal gerçekliğin sırf soluk bir gölgesidir. Ortaçağda öteki dünya önemlidir, felsefe teolojiden kopuk değildir ve işin içine mutlaka din girer. Felsefe tanrının varlığını kanıtlamalar için kullanılır. “felsefe ilahiyatın hizmetçisidir.” (philosophia ancilla theologiae) düşüncesi vardır. Bu sebeplerden de insanın değeri onu tanrının yaratmış olmasındandır.

“insan bir ruha sahip mi?”
İnsan antik çağdan bugüne kadar iki şeye indirgenir; madde ve tin, beden ve ruh. İnsanın beden olan yönü değersizdir, ruhu ise tanrısallık içerir çünkü düşünen yönüdür. Özellikle Aristoteles’ten gelen ve ortaçağda da etkili olan bu düşüncelere göre beden hakir görülen bir şey olmuştur, bedensel hazların peşinde koşmaksa felsefe tarihinin en önemli kavramlarından biri olan erdem den uzaklaşmak olarak görülmüştür. Ruhun olup olmadığı konusunda değil, daha çok ruhun ölümsüzlüğü konusunda görüşler ortaya çıkar tarihte. Platon, ruhun ölümsüzlüğünü anlattığı “er mitosu”nda lethe ırmağından söz eder. Ölüp de Hades’in ülkesine giden ruhlar, yaptıkları iyilikler ve kötülüklere göre cezalarını çekerler, sonra bir kez daha dünyaya nasıl döneceklerini belirlemek için kendilerine sunulan hayat örneklerinden birini seçerler. Ancak daha önceki hayatlarında olanları ve Hades’in ülkesinde de gördüklerini unutmak için lethe ovasındaki ırmaktan içerler, böylece tekrar dünyaya dönüp yeni hayatlarına hazır olurlar.
Descartes, ortaçağ düşüncelerinin önemini yitirmesinde oldukça etkili bir kişi olmuştur. Onun meşhur “cogito ergo sum” yani "düşünüyorum öyleyse varım" önermesi merkeze insanı koymuştur. Bu epistemolojik yani bilgiye dayalı bir söylem olsa da, bize tanrının varlığını bilmemizde kendi benliğimizden çıkan bir sonralık vermektedir. Bu önermeye varmadan önce Descartes önce herşeyden şüphe eder, ama sadece bir yöntem olarak. Dış dünyanın bilinebilirliği, bizim dışımızda bir gerçekliğin olup olmadığı sorunlarına şüpheyle yaklaşır. Biz bir dış dünyanın varlığından nasıl emin olabiliriz? Dışarıdaki ağacın, oturduğum koltuğun varlığından şüphe edebilirim. Duyularım beni kimi zaman yanıltır, bir kere yanıldıysam her zaman yanılıyor olabilirim; aldatan bir tanrı da tasarlayabilirim, bir kere aldatıyorsa her zaman aldatıyor olabilir. Ama aldanmanın kendisi, aldanan bir “ben” gerektirir. Herşeyden şüphe edebilirim, evrenden, herşeyin varlığından da. Ama şüphe ettiğimden şüphe edemem. Şüphe ediyor olmam bir şüphe eden bilinçte olduğuna göre, varım. “Düşünüyorum, o halde varım.” Bize hiç aracı olmadan, başka herhangi bir dış bilgiye ihtiyaç olmadan verilen tek bilgi, kendi benliğimize ilişkin bilgidir. Varolmak için ruh cismi, cisim de ruhu gereksinmez. Bu ikisini birbirinden ayıran nokta, cismin yer kaplayan (res extensa), ruhun düşünen (res cogitans) bir şey olmasıdır. Antikçağdan 17. yüzyıla gelene kadar bağdaşamayan ve biri yüceltilirken diğeri hakir görülen iki kavram olmuştur bunlar. Ama nihayetinde insanda bir arada bulunmaktadırlar. En yüce şey olan düşünme, ruh en kötü şey olan maddeye, bedene bağlanmıştır. O halde bunları bir şekilde birleştirmek, bağdaştırmak da gerekmektedir. Aralarındaki etkileşim yadsınamaz. Bu ikisinin bağdaşmasını sağlayan şey Descartes’e göre başın arkasında, ensede bulunan bir bez(glans pinealis) dir. Burada makine gibi bir işleyiş vardır ve bu işleyiş evrenseldir. Onun bu şekilde yanıtladığı soru, her zaman farklı şekillerde sorulagelmiştir. Hegel, “dış dünyadaki bir şey nasıl benim zihnimde yer ediniyor? şeklinde; Wittgenstein, “dil ile dünya arasında ilişki var mıdır” şeklinde; Kant “nasıl oluyor da benim bir tasarımım dış dünyadaki bir şeye karşılık geliyor” şeklinde sormuşlardır. Bunlar aslında aynı sorulardır, soruş şekilleri ve cevaplar farklıdır. Hepsi aslında insanın kendini bilme çabasıdır.
Descartes ile birlikte metafizik; ruhu, tanrıyı araştıran bir alan haline gelmiştir. Bu yüzden de aydınlanma, pozitivizm, Marx tarafından hep dışlanmıştır.
Kant, ruh ve tanrı gibi şeyleri araştırmanın bizi kuruntuya düşüreceğini söyler. Çünkü bizim bir bilgi elde etmemizde görüler etkindir, masanın, ağacın varlığı hakkında konuşabiliriz çünkü onlar benim duyusallığıma verilmiştir; algılarım ve haklarında bilgi ortaya koyabilirim. Oysaki deneyi aşan durumlarda yargıda bulunmak mümkün değildir. Ruh benim için deneyimlemesi mümkün olmayan bir şeydir. Nesnel bir gerçekliği de yoktur. İşte akıl kendi sınırlarını aştığı için burada kuruntuya düşer bu ise kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü insan ne kadar uzak durmaya çalışsa da bu tür soruları yanıtlamaya çalışır, işte bu, metafiziğin savaş alanıdır.


 
Gönderildi : 17/05/2007 8:35 pm
(@aletheia)
Gönderiler: 1089
Noble Member
 

“Tanrı mı insanı yarattı, insan mı tanrıyı”
Antikçağdan gelen çoktanrıcılık, elbette ki tanrının insanı yarattığını söyler fakat tanrıların insanlaştırılması söz konusudur. Onlar da insanlar gibi sevinir, üzülür, kıskanır, yalan söyler, eşlerini aldatırlar... Tanrıların bu insanlaştırılması Homeros ve Hesiedos ta edebi bir biçim de almıştır. Antikçağ filozoflarından Xenophanes, bu konuda şöyle diyor: “ölümlüler arasında suç sayılan, utanılan bütün şeyler tanrılara da yükleniyor. Ayrıca ölümlüler sanıyorlar ki, tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır, kendileri gibi giyinirler, kendilerinin biçimindedirler. Nitekim Habeşler tanrılarını kendileri gibi kara ve yassı burunlu; Trakyalılar sarışın ve mavi gözlü diye düşünürler. Böyle olunca, atların, aslanların elleri olup da resim yapabilselerdi, atlar tanrılarını at gibi, aslanlar da aslan gibi çizeceklerdi. Oysa tanrılar ne aslan biçimindedirler, ne zenciler gibidirler, ne de yunan heykellerindeki gibidirler. Bir tanrı vardır; bu, tanrıların ve insanların en ulusudur. Ne biçimi ne de düşüncesi bakımından ölümlülere benzer. Bu tanrı herşeyi hiç zahmetsiz yönetir.”
Ortaçağda teolojinin baskınlığı tanrıyı en yüksek varlık olarak gösterir. Evrim düşüncesi de mümkün değildir, tanrı bütün varlıkları tek tek mükemmel olarak yaratmıştır zaten.
Tanrının insanı yarattığı konusundaki görüşler elbette ki daha fazla sayıda ve bize ilgi çekici bir şeyler de sunmamakta. İnsanın tanrıyı yarattığı görüşleri daha ilgi çekici olur sanırım.
19. yy düşünürlerinden Feuerbach, insana şu nitelikleri yükler; bilme, isteme, sevme. İnsanda bu niteliklerin gücü vardır hem de sonsuz bir şekilde. Ancak insan tarihi boyunca bunların kendinde sonlu ve sınırlı olduğunu düşünmüştür. Ve bir sonsuzluk arayışı başlamıştır. Bu sonsuzluk da başka bir varlığa, tanrıya atfedilmiştir. Dinde, kendi özümüzden çıkarıp yarattığımız tanrıya sonsuz isteme, sevme ve bilme gücü yükleriz. İnsan kendi zenginliğini tanrıda dışlaştırmış, tanrı ne kadar zenginleşmişse insan o kadar yoksullaşmıştır. Yani tanrı aşkın bir hale getirilmiştir, oysa o insanın özünden başka bir şey değildir. Böylece de kendine yabancılaşmıştır.
İnsan doğaya bağımlı olarak yaşar. Doğayı ululaştırır, yüceltir. Çoktanrıcılıkta, insandaki eksiklikler ve gereksinimler tanrılaştırılmıştır. Din, insanın hayali bir tasarımıdır. Burada bir tatmin de söz konusudur. Çünkü dinsel tasarımlarla korkularını yener, arzularını giderir. İnsan dünyada kendi çaresizliğini tanır ve hayal gücüyle bunu aşmaya çalışır. Örneğin ölüm korkusu, ölüm sonrası hayat inancının sebebidir. Öldükten sonraki belirsizliğin insanı korkutması, ölen insanların hayatta kalmaları isteği, bu arzu, diğer dünya kavramının bir ifadesidir. “insanın mezarı, tanrıların doğum yeridir.” Bir diğer kaynak da insanın bağımlı olduğu şeyi yüceltmesidir. Örneğin Meksikalıların tuz tanrıçası vardır. Tuza tapmalarının sebebi iyileştirici olması, ekonomik getirisi ya da kristalize görünümünün onları cezbetmesi olabilir. Sonuç olarak doğanın karşısındaki hayranlık ya da çaresizlik söz konusudur. Bazı çoktanrıcıların hayatları belli doğa nesneleriyle ilgilidir. Dağı taşı tanrılaştırırlar, mevsim değişikliklerini festivallerle kutlarlar. Hayvanların evcilleştirilmesi onlar için önemli olduğundan, evcil hayvanlara taparlar. Neye tapılırsa tapılsın, arzular ve gereksinimler etkilidir. Hıristiyanlıkta, Musevilikte de manevi bir insana tapma vardır. Ahlaki ve tinsel nitelikler putlaştırılır. Her tanrıda gizlenmiş bir arzu vardır. Bu isterse sümüklü böcek kabuğu olsun, isterse ağaç olsun, nesne her ne ise, eğer bu bir duygu ve imgelem nesnesi ise aynı zamanda din nesnesidir.


 
Gönderildi : 17/05/2007 8:35 pm
(@aletheia)
Gönderiler: 1089
Noble Member
 

“neden hiçlik yok da bir şeyler var”
Hiçbir şeyin olmadığı bir an düşünülebilir mi? Eğer öyle bir an varsa o “an” nedir? Hiçlikte zaman kavramı da yoksa onun olduğu bir zaman vardır demek çelişki yaratır. Zaman varolmadan önce bir zamandan söz edilemez eğer zaman hep duraduran bir bengilikte olsa ozaman zaman olmazdı. Hiç vardır denemez, ne şekilde varolabilir? Yoktur da denemez.
Varlıkla yokluk birdir diyen de olmuş, doğa varolan ve olmayan herşeyin adıdır diyen de… Heidegger demiş ki, varolanlar hiçlikten gelir. Herşey bir hiçliğe gitmektedir. Hiçliğe ilişkin bir yaşantı yoktur. Ama hiçliği bilmek varlığı bilmektir. Ama hiç vardır demiyor. “hiç hiçer” diyor. :D


 
Gönderildi : 17/05/2007 8:37 pm
herPesS-
(@herpess)
Gönderiler: 1418
Noble Member
 

gulum odevlerı once buraya mı koyuyorsun:D ellerın dert gormesın. :D


breathe is just a clock.ticky.

 
Gönderildi : 18/05/2007 12:34 am
(@aletheia)
Gönderiler: 1089
Noble Member
 

ödev değil 3yllık birikim:)


 
Gönderildi : 18/05/2007 12:44 am
exsaddam
(@exsaddam)
Gönderiler: 15628
Illustrious Member
 

Gönderen: @aletheia
“Tanrı mı insanı yarattı, insan mı tanrıyı”
Antikçağdan gelen çoktanrıcılık, elbette ki insanın tanrıyı yarattığını söyler fakat tanrıların insanlaştırılması söz konusudur. Onlar da insanlar gibi sevinir, üzülür, kıskanır, yalan söyler, eşlerini aldatırlar... Tanrıların bu insanlaştırılması Homeros ve Hesiedos ta edebi bir biçim de almıştır. Antikçağ filozoflarından Xenophanes, bu konuda şöyle diyor: “ölümlüler arasında suç sayılan, utanılan bütün şeyler tanrılara da yükleniyor. Ayrıca ölümlüler sanıyorlar ki, tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır, kendileri gibi giyinirler, kendilerinin biçimindedirler. Nitekim Habeşler tanrılarını kendileri gibi kara ve yassı burunlu; Trakyalılar sarışın ve mavi gözlü diye düşünürler. Böyle olunca, atların, aslanların elleri olup da resim yapabilselerdi, atlar tanrılarını at gibi, aslanlar da aslan gibi çizeceklerdi. Oysa tanrılar ne aslan biçimindedirler, ne zenciler gibidirler, ne de yunan heykellerindeki gibidirler. Bir tanrı vardır; bu, tanrıların ve insanların en ulusudur. Ne biçimi ne de düşüncesi bakımından ölümlülere benzer. Bu tanrı herşeyi hiç zahmetsiz yönetir.”
Ortaçağda teolojinin baskınlığı tanrıyı en yüksek varlık olarak gösterir. Evrim düşüncesi de mümkün değildir, tanrı bütün varlıkları tek tek mükemmel olarak yaratmıştır zaten.
Tanrının insanı yarattığı konusundaki görüşler elbette ki daha fazla sayıda ve bize ilgi çekici bir şeyler de sunmamakta. İnsanın tanrıyı yarattığı görüşleri daha ilgi çekici olur sanırım.
19. yy düşünürlerinden Feuerbach, insana şu nitelikleri yükler; bilme, isteme, sevme. İnsanda bu niteliklerin gücü vardır hem de sonsuz bir şekilde. Ancak insan tarihi boyunca bunların kendinde sonlu ve sınırlı olduğunu düşünmüştür. Ve bir sonsuzluk arayışı başlamıştır. Bu sonsuzluk da başka bir varlığa, tanrıya atfedilmiştir. Dinde, kendi özümüzden çıkarıp yarattığımız tanrıya sonsuz isteme, sevme ve bilme gücü yükleriz. İnsan kendi zenginliğini tanrıda dışlaştırmış, tanrı ne kadar zenginleşmişse insan o kadar yoksullaşmıştır. Yani tanrı aşkın bir hale getirilmiştir, oysa o insanın özünden başka bir şey değildir. Böylece de kendine yabancılaşmıştır.
İnsan doğaya bağımlı olarak yaşar. Doğayı ululaştırır, yüceltir. Çoktanrıcılıkta, insandaki eksiklikler ve gereksinimler tanrılaştırılmıştır. Din, insanın hayali bir tasarımıdır. Burada bir tatmin de söz konusudur. Çünkü dinsel tasarımlarla korkularını yener, arzularını giderir. İnsan dünyada kendi çaresizliğini tanır ve hayal gücüyle bunu aşmaya çalışır. Örneğin ölüm korkusu, ölüm sonrası hayat inancının sebebidir. Öldükten sonraki belirsizliğin insanı korkutması, ölen insanların hayatta kalmaları isteği, bu arzu, diğer dünya kavramının bir ifadesidir. “insanın mezarı, tanrıların doğum yeridir.” Bir diğer kaynak da insanın bağımlı olduğu şeyi yüceltmesidir. Örneğin Meksikalıların tuz tanrıçası vardır. Tuza tapmalarının sebebi iyileştirici olması, ekonomik getirisi ya da kristalize görünümünün onları cezbetmesi olabilir. Sonuç olarak doğanın karşısındaki hayranlık ya da çaresizlik söz konusudur. Bazı çoktanrıcıların hayatları belli doğa nesneleriyle ilgilidir. Dağı taşı tanrılaştırırlar, mevsim değişikliklerini festivallerle kutlarlar. Hayvanların evcilleştirilmesi onlar için önemli olduğundan, evcil hayvanlara taparlar. Neye tapılırsa tapılsın, arzular ve gereksinimler etkilidir. Hıristiyanlıkta, Musevilikte de manevi bir insana tapma vardır. Ahlaki ve tinsel nitelikler putlaştırılır. Her tanrıda gizlenmiş bir arzu vardır. Bu isterse sümüklü böcek kabuğu olsun, isterse ağaç olsun, nesne her ne ise, eğer bu bir duygu ve imgelem nesnesi ise aynı zamanda din nesnesidir.
esas mesele burda yatıyor bence idelizm ve materyalizm kavramlarının çıkış noktalarından biri.


http://exsaddam.mybrute.com

 
Gönderildi : 18/05/2007 1:22 am
(@aletheia)
Gönderiler: 1089
Noble Member
 

evet, feuerbach idealizm den değil materyalizmden ve özellikle naturalizmden yola çıkıyor, ki bu söylediklerinde hegel eleştirisi de vardır, onun idealist yönünü eleştirir.


 
Gönderildi : 18/05/2007 1:44 am
YIWALY
(@yiwaly)
Gönderiler: 76
Trusted Member
 

Felsefe Tanrı'nın varlığına ya da yokluğuna kesin bir açıklama getiremez. Tanrı'nın varlığı ve dinler hiçbir şekilde tartışılamaz. Ne zaman ki bilime dayanan bilgiler elde edilir, işte o zaman kesin olarak TAnrı var ya da yok denilebilir.

Şahsi düşüncem Tanrı'nın varlığından yanadır. Bilim Tanrı'nın yokluğuna delil getirememiştir. Bazıları varlığına delil getiremediği için inanmaz bazıları ise yokluğuna delil getiremediği için inanır. Ancak varlığının delili çürümeye yüz tutmuş Evrim Teorisi'nin açtığı sandıklardan birinde gizlenmiştir.
Evrim Teorisi derki;güneşten gelen radyoaktif ışınların, denizlerdeki inorganik maddeleri bombardıman edip, denizleri bir protein çorbasına çevirmesi sonucunda canlı organizma tesadüfen doğru proteinlerin birleşmesi sonucunda oluşmuştur. Ki belirtmek isterim, bir çeşit proteinin 100.000.00...(400sıfır) türlü aminoasit dizilimi vardır. Ki bu dizilimlerden sadece 1 i işe yarar. Bize ise basit,evrimleşebilen bir organizma'nın oluşması için en azından 1000 çeşit farklı tipte protein gerekir.
İşte asıl mesele burada başlıyor. Evrimleşebilecek canlı bir organizmanın tesadüfen oluşumu ihtimali 1/100.00..(400 sıfır)üzeri1000'dir. Bu olasılık matematikte imkansız olarak kabul edlilir. Evrim teorisi matematik ile de çürüyor yani.
Ben işte o geriye kalan 1-1/100.00..(400 sıfır) üzeri1000 lik ihtimale yani TAnrı'nın varlığına inanıyorum.
Kim neye inanır beni pek alakadar etmez ama felsefe ile TAnrı'nın yokluğunu göstermeye çalışan arkadaşlar olmuş bende varlığını bilim ile ispatlamak istedim...


Veritas Filia Temporis
Hakikat Zamanın Çocuğudur..

 
Gönderildi : 19/05/2007 10:01 pm
(@sessizliinsenfonisi)
Gönderiler: 19
Active Member
 

ben onu şöyle biliyordum;
tanrı kaldıramayacağı kadar büyük bir taş yaratabilirmi,ve o taşı kaldırabilir mi?
cevabı da yalnızlık..ben buldum :smt081

biz mi zamanın içinden geçiyoruz,zaman mı bizim içimizden geçiyor???.ben bi ara bu olaya bayaa kafa patlattım.sonra 1000 yaşında olduğuma karar verdim.çünkü gün,ay ya da yıl kavramını bulan biziz..bana göre bir gün 24 saat diil..içini neyle doldurduğuna bağlı..daha az yada daha uzun olabilir..


onurunuzla ölürken kimseye ihtiyacınız yoktur.

 
Gönderildi : 19/05/2007 10:18 pm
exsaddam
(@exsaddam)
Gönderiler: 15628
Illustrious Member
 

tanrının varlığı veya yokluğu değil zaten konu saptırmayalım.bilimin bir şeyin olduğunu kabul etmesi için ispat zorunludur .dipnot olarak ekleyeyim.kanun,kuram,teori kelimelerini iyi anlamak lazım.


http://exsaddam.mybrute.com

 
Gönderildi : 19/05/2007 11:02 pm
(@aletheia)
Gönderiler: 1089
Noble Member
 

Gönderen: @yiwaly
felsefe ile TAnrı'nın yokluğunu göstermeye çalışan arkadaşlar olmuş bende varlığını bilim ile ispatlamak istedim...

yanlış anlamışsın. ben felsefe tarihinden bu konuya dair örnek verdim. tanrının yokluğunu göstermeye çalışmadım..
bir de tanrı kanıtlamalarına örnek vereyim o halde:

Anselmus Cantuariensis
tanrı en yetkin varlık, herşeyin ilk nedenidir. bu yüzden de onu varlığını kanıtlamak diğer herşeyin varlığını da kanıtlamak olur.
*iyi dediğimiz şey birçok şeyde var. Bunlar hep göreli iyidir. Kendi türüne göre iyidir. Bütün iyi şeyler karşılaştırıldığında eşit ya da eşit olmayan bir durum söz konusudur. İyilikler bakımından farklılık bulunduğuna göre bir de en iyi olması gerekir. Bu “en yüksek iyi”dir. O da tanrıdır. Demek ki tanrı vardır.
*varolan şeyler ya bir şeyden doğarlar ya da hiçbir şeyde. Hiçbir şeyden doğuyor olamazlar çünkü hiçlikten bir şey doğmaz. Öyleyse varolan herşey bir şey aracılılığıyla varolmaktadır. Varolan şeyler bir şey aracılığıyla var oluyorsa bunu sağlayan bir varlık vardır. Ya da birden çok varlık vardır. Eğer varolanların nedeni olan şey birden çoksa, bunlar çok olduğu için onları da varlığa getiren bir şey olması gerekir. Eğer varlıklar, ayrı varlıklar olarak kendi var oluyorsa onlar da kendini var etme olanağı vardır. Bundan dolayı varlık kazanır ve diğerlerini var eder. Meydana getiren şey, gelen şeyden daha güçlü olmalıdır. Ancak varolan şey kendi kendini meydana getiriyorsa bu durum imkansızlaşır. Bir şey kendinden daha aşkın olamaz. Ayrıca bir şeyler birbirlerini karşılıklı olarak var edemez. Yoksa kendilerini var etmiş olan şeyi yaratmış olurlardı. Bu da akıl dışıdır.
Tanrının bir faili, etkin bir nedeni olamaz. Herhangi bir nedenden yardım almaz. Almış olsa, ondan daha mükemmel bir varlık olmuş olurdu. Oysaki onda hiçbir eksiklik yoktur, o tamdır.

Thomas Aquinas
*hareket halindeki herşey kendisini hareket ettiren bir şeye ihtiyaç duyar. Hareket ettirici, hareket edenin etkin nedenidir. Bir şeyin aynı ilişki içinde hem etkin hem de edilgin olması mümkün değildir. Bir şey ya hareket eder ya da etmez. Dolayısıyla bu ilişkileri başlatan bir ilk hareket ettirici gerekir. Bu da tanrıdır. Öyleyse tanrı vardır.
*doğan ve ölen nesneler var. oluş ve yokoluş var. oluşan bir şeyler varsa, hiçbir şeyin olmadığı bir an düşünülebilir. Fakat hiçbir şeyden bir şeyin olması olanaksızdır. O halde öncesiz-sonrasız bir varlığın olması şart. Yani tanrı olmalı ki hiçlikten bir şey olsun.
*doğada karşıtlıklar, birbirinden ayrı şeyler görüyoruz. Ama bunlar bir şekilde bir arada, birlik içinde, aynı düzen içinde bulunabiliyor. Bu da bir düzenleyen, yasa koyan, bir arada tutan varlık gerektirir. Yoksa bu düzen olanaksız olurdu. Öyleyse yöneten ve düzenleyen bir varlık vardır, o da tanrıdır.

Descartes
Tanrı adı ile sonsuz, öncesiz, sonrasız, bengi, herşeyi bilen, bağımsız, herşeye gücü yeten; beni ve eğer varoldukları doğruysa benim dışımda varolan başka şeyleri de yaratmış olan bir tözü anlarım. Ama tüm bu özellikler öylesine büyük ve üstündür ki, onları ne denli dikkatle irdelersem, yalnızca benden çıkmış olabileceklerine inancım o denli azalır. Bu yüzden, daha önce söylenmiş olanlardan, tanrının zorunlu olarak varolduğu yargısını çıkarmalıyız.
Eğer başka herşeyden bağımsız ve varlığımın yaratıcısı kendim olsaydım, hiçbir şeyden kuşku duymaz ve hiçbir şey istemezdim. Ve bende hiçbir şey eksik olmazdı, çünkü kendime her türlü eksiksizliği verir ve böylece kendim tanrı olurdum.
Belki de kendisine bağımlı olduğum bu varlık tanrı değildir, ya ebeveynlerim tarafından ya da tanrıdan daha az eksiksiz bir başka neden tarafından yaratılmışımdır. Ama bu olamaz, çünkü bütünüyle açıktır ki, varoluşumun nedeni ne olursa olsun, içinde tanrısal doğaya yüklediğim tüm eksiksizliği taşıması gerekir. Bu nedenin de bir nedeni olup olmadığını araştırabiliriz. Ama eğer onun varoluşu başka bir nedenden türüyorsa, aynı şekilde onun da başka bir nedeni olduğu düşünülebilir. Bunun ise sonsuza kadar devam ettirilemeyeceği açıktır ve zincir ancak sonunda tanrı olacak olan bir son nedene kadar devam edebilir.


 
Gönderildi : 19/05/2007 11:16 pm
Sayfa 6 / 8
Paylaş: