İçeriğe geç

Forum

Lanetli Prenses...
 
Bildirimler
Tümünü temizle

Lanetli Prenses...

1 Gönderiler
1 Üyeler
0 Reactions
1,022 Görüntüleme
Drastic
(@drastic)
Gönderiler: 22
Eminent Member
Konu başlatıcı
 
[#10256]

Şatosundaki en sevdiği odadaydı Makerya. Pencereden sonsuz ormanı izliyor akan gözyaşları kucağına bırakıyordu kendilerini. Elbisesinin eteğinde küçük bir göl oluşmuştu. Damlacıklar ısıtmıştı içini. Düşünüyordu. Sadece düşünüyordu. Ne düşündüğünü de bilmiyordu gerçi. Dünü yarını bugünü… Bir süre oturdu öylece. Sonra ayağa kalkıp odanın ortasında duran boş tuvali aldı eline. Karar verdi. Yalnızlığının resmini çizecekti. Kimsenin göremediği yalnızlığı o görüyordu ve bunu herkese göstermeliydi. Yavaş ama karalı fırça darbeleriyle oluşturuyordu resmi.

Belki saatler geçmişti ama ne bir şey yemiş ne de içmişti. Tuvalin başındaydı. Büyülenmişçesine devam ediyordu eserine. İşte az kalmıştı. Bitiyordu. Son darbelerden sonra bir de imzasını ekledi altına. Makerya eserine baktı son kez. Mükemmeldi. Sonra kuruması için onu bıraktı odada. Odadan çıktığında hava kararmıştı. Gün boyu eseriyle beraberdi. Merdivenlerden inerken başı döndü. Yürüyemiyordu. Yavaşça kendini bıraktı merdivenlere. Oturuyordu. Ama başı geçmiyordu. Midesi de bulanmaya başlamıştı. Hareketsiz oturuyordu. Dizlerini kendine doğru çekti. Çok acı çekiyordu. Acının etkisiyle bir damla yaş süzüldü gözünden. Ama bu yaş acısına acı katmıştı. Elini yüzüne götürdü yavaşça. Elinin tersiyle sildi yaşı. O an bir gariplik olduğunu anladı. Eli kıpkırmızı olmuştu. Gözlerinden yaş değil kan akıyordu…

Gözlerini açtığında yumuşacık yatağında yatıyordu. Olanlar rüya mı gerçek mi ayırt edemiyordu. Bunun tek yolu vardı gidip tablosuna bakmak. Üstüne sabahlığını geçirip yavaşça çıktı merdivenleri. Heyecanlanmıştı. Beklide korkuydu bu. Eserini karşısında bulamamanın korkusu... Hepsinin sıradan bir rüya olmasından korkuyordu. Eli bir süre kapının kolunda kaldı. Titriyordu elleri. Açamıyordu kapıyı. Sonra yavaşça aşağı itti kolu. Gıcırdayarak açıldı kapı. İçeri girdiğinde suratına soğuk rüzgâr çarptı. Pencere açık kalmıştı. İçeride bir yosun kokusu vardı. Kendini okyanusun derinliklerinde gibi hissetti. Derin bir nefes aldı. Bütün hücrelerinin bu yosun kokan havayı hissetmesini istiyordu. İçeri bir adım attı. Korkuları dinmişti. Eserini bulamamak umurunda değildi. Bu yosun kokusu rahatlatmıştı onu. Ama yinede köşede arka yüzünün ona baktığı tuvali görünce içi bir garip oldu. Yaklaştı. Tuvali kendine doğru çevirdi. Bir resim vardı ama bu onun resmi değildi. Altında onun imzası vardı ama hiç böyle bir şey çizdiğini hatırlamıyordu. Zaten çizmezdi de böylesi korkunç bir şeyi. Resme daha dikkatli baktı. Bu kız onun yalnızlığının resmindeki kızdı. Ama buradaki hali… Resimde yerde kanlar içinde yatan bir kız vardı. Yalnızlık… Sarı saçları kırmızıya bulanmış iğrenç bir renk almıştı. Gözleri buz gibiydi. Boş ve anlamsız bakıyordu. Üzerindeki ipekten beyaz elbise de kırmızıya bürünmüştü. Yanındaki dolabın üstünde duran çiçek yere düşmüş, vazosundan dışarı bırakmıştı kendini. Yer vazonun minik tanecikleriyle doluydu. Bu resim yalnızlığı, Makerya’ yı öldürmüştü. O yosun kokusunu duydu gene. Bu defa tiksindirdi koku onu. Midesi bulanmaya başladı ve kendini odadan dışarı attı. Merdivenlerden yavaşça indi aşağıya. Odasına vardığında rüyada gibiydi. Esnedi. Ve kendini tekrar yumuşacık, sıcacık yatağının içine bıraktı. Olanları unutmak istiyordu. Ama burnunda hep o yosun kokusu vardı. Ama iğrenç olan yosun kokusu. Birkaç dakika sonra uyuyordu. Melekler kadar sessiz ve sakin uyuyordu.

Rüyasında kendini resmin olduğu odanın kapısında gördü. Kapıyı açmıştı. O yosun kokusunu içine çekti. Ama yosun kokusuna karışmış bir çürük kokusu vardı. İçini allak bullak eden bu koku başını ağrıtmaya başlamıştı. Çok geçmeden kokunun sebebini anladı. Yerde yatan bir beden vardı. Bu onun vücuduydu. Bu Makerya’ ydı. Kanlar içinde yatıyordu. Aynı resimde olduğu gibi… Ayağına bir şey battı. Bu vazonun parçalarından biriydi. Şimdi yürüyor, yürüdükçe odada minik kırmızı izler bırakıyordu. Ne yapmaya çalıştığını bilmeden pencerenin kenarına gitti. Araladı pencereyi. Temiz havayı içine çekti. Ve aldığı derin nefesi yavaşça verirken açtı gözlerini. Odasında yatağındaydı. Fakat ayak tabanı acıyordu. Yavaşça üzerindeki örtüyü itti. Beyaz çarşaf kıpkırmızı olmuştu. Ayağının altında vazonun bir parçası vardı. Onu çıkardı. Anlayamıyordu…
Rüyada yaşananlar gerçek olabilir miydi? Gerçekten yaşayabilir miydin? Bu başına geldiğine göre bunlar olabilirdi. Ya da bir uyurgezerdi. Bunu da anlamak için yukarı çıkıp vazoya bakmaya karar verdi. Merdivenlerden çıkarken aklını kemiren milyonlarca soru vardı. Ama onları yanıtlamaya çalışmıyor sadece kafasından atmak için büyük bir gayret sarf ediyordu. Merakı içinde kabaran bir okyanus gibi kabarmıştı. Dalgalar kıyıdaki her şeyi alıp götürmüştü. Artık aklında hiç soru kalmamıştı. Bir an merakına minnettar oldu. Sonra daha fazla dayanamayacağını anlayarak kapının kolunu aşağıya indirdi ve kapının gıcırtısını bile duymadan kendini içeri attı ve hemen vazoya baktı. Kırılmamıştı. Öyleyse… Mantıklı bir açıklama arıyordu ama pek mümkün değil gibiydi. Yere oturdu. Öyle ne kadar süre kaldı bilmiyordu. Ama kendinden geçmişti. Kendine geri geldiğinde ise gözleri sızlıyordu. Kafasını sol tarafındaki aynaya çevirdi. Bembeyaz teni kırmızı çizgilerle doluydu. Gözlerinden süzülürken kanların çizdiği kırmızı yol…

Bu yaşların bir anlamı olmalı diye düşündü Makerya. Böylesine acı çekmesi dayanılacak gibi değildi. Neden böylesine acı çekiyordu. Ayağa kalktı. Ayaklarını yerdeki su birikintisi yaladı. Pencereden giren yağmur damlalarıydı bunlar. O an pencereden gördüğü büyülü manzarayla attı kendini dışarı. Sağanak yağmur temizliyordu bedenini. Attığı adımlar uçuruyordu onu sonsuz boşluğa. Kanatlanmış gibi huzurlu yapıyordu onu gözyaşlarının tadındaki yağmur damlaları. Sırılsıklamdı. Bembeyaz elbisesi tenine yapışmıştı. O serinlik Makerya’yı kendinden geçiriyordu. Yürümeye devam etti. Güneşin ışıklarına rağmen karanlık olmak için güneşe meydan okuyan ormana girdi. Ormanda uzunca ilerlemişti ki belli belirsiz beyaz bir siluet gördü. Çok hızlı hareket etmişti bu gölgemsi şey. İzlendiğini hissediyordu. Tedirgindi. Ama durmadı ormanın derinliklerine ilerledi. Neden sonra anlayacaktı o beyaz gölgelerin gerçek yüzlerini. Yağmur şiddetlenmişti. Ama ulu ağaçlar damlaları engelliyordu. Kendini tekrar huzurlu hissetti. Yalnızdı ve yalnız olmaktan mutluydu. Bir anda bu gelmişti aklına. İlerlemeye devam etti. Biraz ilerde bir su birikintisi görmüştü. Harika gözüküyordu. Çöl ortasındaki bir serap gibiydi. İlerledi. Sudaki yansımasına baktı. Gözlerinden o kırmızı yaşlar akıyordu yine. Bir damla düştü suya. Suyu kırmızıya boyadı. O an orman canlandı. Her tarafını beyaz at vücutlu insan başlı yaratıklar kapladı. Makerya onlardan bahsedildiğini duymuş ancak hiç görmemişti ve zararlı olup olmadıklarını bilmiyordu. Bir tanesi öne doğru çıktı. Ben Rogdora dedi. Diğerlerinden daha iriydi ve daha beyaz… Seni yok etmeliyiz. Bu laneti yok etmeliyiz. Ne laneti demiştim şaşırarak. Senin lanetini dedi. Lanetli prenses… suya girmeye zorluyordu beni. Daha doğrusu o kanların içine… bir adım attım içine. Ayaklarım acımıştı. Sanki yanıyordum. Böyle bir acı yoktu asla. Bir adım daha attım artık dizlerime kadar içindeydim. İlerledim. Beyaz ipekten elbisem kırmızının etkisiyle garip bir renk almıştı. Belime kadar içindeydim. Devam ettim. Boynuma geliyordu artık. Nefesimi tuttum. Gözlerimi kapattım. Başımı içeri soktum. Gözlerimi açtığımda uzun demir parmaklıklı bir kapının önündeydim. Kapıda minik ama bilge görünümlü bir çocuk vardı. Elinde bir asa tutuyordu. Gülümsedi bana. Asasıyla kapıyı işaret etti. Kapı gürültüyle açıldı. Ben de içeri girdim. Muhteşem bir gül bahçesinin ortasındaydım. Bildiğim ve bilmediğim bir sürü gül vardı burada. Çocuk arkamdan geliyordu. Kısa bir sessizliğin ardından uzun süredir bakakaldığım, daha önce hiç görmediğim bir gül hakkında konuşmaya başladı. Gül kırmızıydı ilk bakışta. Ama içi siyahtı. Bu da harika bir görüntü oluşturmuştu. Adı Makerya bu gülün dedi. Bu senin gülün. Burada ebediyen var olacak olan bu gül sensin. Kafamı ona doğru çevirdiğimde onun Rogdora olduğunu gördüm. Gülümsüyordu. Lanet bitti Makerya dedi. Artık özgürsün. Tabii eğer burada benimle kalmayı kabul edersen. yoksa lanetin devam eder. Gözlerini açtığında ne ile karşılaşırsın bilemem.

Burası güzeldi. Çok güzeldi. Ama hayatımı düşündüm. Yalnızlığımı. Yalnızken ki mutluluğumu… Bunu biriyle paylaşmak mı? Asla! Öyleyse ne pahasına olursa olsun dönecektim geriye. Ağzımı açmamıştım bile. Oysa düşüncelerimi anlamıştı ve uzun süredir nefes almamış biri gibi derin bir nefes alarak çıktım sudan. Suydu evet. Orman sessizdi. Çevrede kimse yoktu. Yavaş yavaş geri döndüm. Yürürken bir yandan olanları düşünüyordum. Şatoma girdim. İlk işim odama çıkmak oldu. İçeride o kötü yosun kokusu vardı. Yerde cansız bir beden vardı. Sarı saçları kırmızıya bulanmış iğrenç bir renk almıştı. Gözleri buz gibiydi. Boş ve anlamsız bakıyordu. Üzerindeki ipekten beyaz elbise de kırmızıya bürünmüştü. Yanındaki dolabın üstünde duran çiçek yere düşmüş, vazosundan dışarı bırakmıştı kendini. Yer vazonun minik tanecikleriyle doluydu. Bu Makerya’ydı… buydu onun laneti. Ebediyen bu günü yaşadı. Her gün gördü cansız vücudunu. Yutkundu. Tükürüğü boğazında kaldı. Gökyüzüne baktı. Ay ona gülümsüyordu. Ona ulaşmak istedi Makerya. Zaten hayatı boyunca hep Ay değimliydi onu sarmalayan. Şimdi yükseliyordu gökyüzüne. Onun gibi parlıyordu. Kirlenmiş suratını sadece anlayan gözlere gösteriyordu. Küflenmiş kokusunu sadece hayatı anlayan burunlar koklayabiliyordu. Ve onun sevgisini sadece yalnız kalpler tadabiliyordu. Sonsuzluktu bu. Bilinmeyendi bu. Başlangıçtı bu. Sondu bu. Lanetli Prensesin sona ermiş lanetiydi bu. Aslında bu aşkın ta kendisiydi…


my sorrow is stronger than thou
it shall never die or fade away
my heart shall not be yours
until im the red grass...

 
Gönderildi : 17/01/2006 8:08 pm
Paylaş: