Forum
Anlatım Özgürlüğünü engellediği gerekçesiyle,giderek,ölçü ve uyak'ı bozdu,sonra gemicilik ve devinim şiirleriyle büsbütün attı.Üç yıllık şiir yaşamına ölümsüz bir yapıt sığdırdı ve gerçeküstücülüğün öncülerinden biri oldu.Gerçek ozan dediği Verlaine(rimbaud'un dostudur.belkide o olmasa rimbaud da olmazdı.şiirini nesillere aktaran büyük ozandır.)'ın,Şairlerin tanrısı dediği Baudelaire'in dışında tüm ozanları silip attı.
''Çok iyi silahlanmıştı ve şiir savaşımını kazanacaktı''(p.Verlaine)
Günümüze Rimbaud yu Erdoğan Alkan çevirmiştir.
Kitapları:Cehennemde bir mevsim ve ıllumınatıons dur
Arthur Rimvbaud'nun şiirin tüm kalıblarını yıktığı en önemli şiirlerinden
Gemicilik
Arbalar gümüş ve bakır-
Pruvalar çelik ve gümüş-
Döğüyor köpüğü,-
Kaldırıyor katmanlarını böğürtlenlerin.
Fundalığın akıntıları
Çekilen denizin sonsuz teker izleri,
akıyor Çemberler çizip doğuya doğru,
Ormanın direklerine doğru,-
Açısına ışık burgaçları çarpmış
Dalgakıranın yanyüzlerine doğru.
Bir diğeri ise;
Devinim
Yalpalama devinimi yamacında ırmak çavlanlarının,
Bodoslamada su çevrimi,
Bayırın ivediliği,
Akıntının koca hızı
Götürüyor duyulmadık ışıklarla
Ve kimyasal yenilikle
Irmağın
Ve storm'un hortumlarıyla çevrilmiş yolcuları
Acunun ülke açıcıları bunlar
Arayan kimyasal ve kişisel serveti;
Spor ve rahat yolculuk ediyor onlarla
Bu gemide götürüyorlar
Eğitimini soyların,sınıfların ve hayvanların
Dinlenme ve başdönmesini
Tufan ışığına
Korkunç inceleme akşamlarına
Çünkü aygıtlar,kan,çiçek,ateş ve takılar arasındaki
söyleşiden,
Ve bu kaçak teknede çalkalanan hesaplardan
-Görülüyor,hidrolik devingen yolun ötesindeki bir bent
gibi,
Canavarca yuvarlanan,sürekli aydınlanan,-inceleme
stokları;
Uyumlu bir çoşkuda
Ve buluşun yiğitliğinde kendinden geçmiş onlar.
En şaşkınlık verici göksel olaylarda
Yalnız kalıyor köprüde bir gençlik çifti,
-Bağışlanan eski vahşet midir bu ?-
Ve şarkı söylüyor ve dikilip kalıyor.
SONUÇ
Dişi güvercinler,ürkek,huzursuz,
Aç,susuz,geceye dek koşan avlar,
Suya tutsak,içerken vurulanlar
Ve son kelebekler!...hepsi de susuz
Bulabilir miyim serin soluğu,
-Eriyen,bulutun bittiği yerde!
Tan vaktinin ormana doldurduğu
Bu körpe,bu nemli menekşelerde?
Mayıs 1872
Yıldız Pembe Ağladı(Dörtlük)
Yıldız ki,gül pembe ağladı kulaklarına,
Sonsuz,beyazı sundu tepeden tırnağa dek;
Deniz,kızıl ördü göğsüne ilmek ilmek,
Ve insan,karayı kanadı anaç bağrına.
Kargalar(Les Corbeau
Akşamla susunca çanlar,
Soğuk basınca kırları,
Tanrım,kutsal kargaları
Duanın bittiği anlar
İndir göklerden doğaya
Kargalar çığlık çığlığa.
Rüzgârlar esiyor,bakın
Nasıl saldırıyor size
Yuvanıza,evinize!
Kargalar,haydi toplanın
Gömütle dolu yollarda,
Çukurlarda,oyuklarda,
Ölüp gidenler geçen kış
Tarlalarda dinleniyor,
Kargalar gökte dönüyor,
Yolcular düşünsün diye;
Kimler konup kimler göçmüş,
Sen ey hüzünlü kara kuş!
Büyülü gecede yitik,
Gemi direği gibi dik
Meşenin üstüne konan
Kargalar,kutsal kargalar!
Kış başladı,sizler susun,
Kırlarda kapalı kalan
Ve ormanlarda kaybolan
Onulmaz bozguna tutsak
Yaralı yürekler için
Mayıs bülbülü şaşkın.
DOSTLAR
Milyon,mliyon dalgalarla
Doruklarından dağların
Şarap gidiyor kumsala
Şu vahşi Likör'e bakın!
Durmayın bilge gezginler,
Koşun,emelim absenti...
BEN -Dostlar,esrik görüntüler,
İçkiler artık yetmez mi?
Bütün özlemim;erimek
Korkunç kaymağın dibinde,
Gölün suyunda çürümek,
Ağaçların gölgesinde.
Çalınmış Yürek
Üzgün yüreğim akıyor gemiye,
Bir gevişlik tütün salyası gibi;
Çorba artıkları yüzümde, niye?
Üzgün yüreğim akıyor gemiye;
Ya bu kaba saba sözler ne diye?
Adamların bu zevzek gülüşleri?
Üzgün yüreğim akıyor gemiye
Bir gevişlik tütün salyası gibi.
Hep belden aşağı edepsiz laflar
Onu nasıl baştan çıkardı, bakın!
Dümende de o biçim resimler var,
Sevişmeler, kalkmış cinsel organlar...
Siz ey beni büyüleyen dalgalar,
Alın kirli yüreğimi, arıtın
Hep belden aşağı edepsiz laflar
O'nu nasıl baştan çıkardı, bakın!
Tütünün posası çıktı çıkacak
Ey çalınmış yürek n'eyleyeceğim?
Ayyaş hıçkırıkları başlayacak,
Tütünün posası çıktı çıkacak;
Midem boşalıp boşalıp dolacak,
Ben ki, yenmiş yutulmuşsa yüreğim,
- Tütünün posası çıktı çıkacak -
Ey çalınmış yürek n'eyleyeceğim
Ofelya
Yıldızların uyuduğu, sessiz, kara
Dalgalarda Ofelya iri bir zambak,
Yüzüyor duvaklı, uzanmış sulara...
-Avcı borularının ezgisinde bak.
Bin yıl geçti, Ofelya yine üzgün,
Uzun sularda kefen gibi akıyor.
Bin yıldır, gündüz gece, deli gönlünün
Hüznünü meltem yellerine döküyor.
Açıp sularda salınan tüllerini
Beyaz göğüslerini öpüyor rüzgar,
Söğütler eğmiş omzuna dallarını
Ağlıyor. Uykulu alnında kamışlar.
Yöresinde üzgün nilüferler bazan
Dağıtıyor Ofelya kızılağacın uykusunu,
Bir kanat vuruşuyla dallar yuvadan
-Salıyor yıldızların altın şarkısını.
Sen ey solgun Ofelya, kar gibi güzel!
Sulara gelin oldun ergen çağlarda!
-Çünkü Norveç doruklarında esen yel
Acı özgürlüğün tadını öğretti sana:
Savuran bir soluk gür perçemlerini
Büyüyordu düşlerinin akışında;
Dinliyordun doğanın ezgilerini
Ağacın, gecelerin yakınışında;
Çünkü boğuk sesi çılgın denizlerin
O tatlı, çocuk göğsüne vuruyordu;
Bir nisan sabahı, yorgun bir atlı senin
Dizlerinde sessizce oturuyordu!
Gök! Aşk! Özgürlük! Bu nasıl düş Deli Kız!
Güneş vuran kar gibi eriyip gittin;
Konuşma, sus! Seviyi bizlere dilsiz
O mavi gözlerinle çoktan öğrettin!
-Ve diyor ki Ozan: Aydın gecelerde
Ofelyam çiçekler devşiriyorsun;
Hep böyle yüz, ak gelinliğinle suda
Dalgalar beşiğini sallayıp dursun.
(15 Mayıs 1870)
Cehennemde Bir Mevsim
Aldanmıyorsam bir zamanlar hayatım, önüne
bütün gönüllerin açıldığı, yoluna bütün şarapların
döküldüğü bir şölendi.
Bir akşamdı dizimi oturttum Güzelliği-Terslik
edecek oldu-İler tutar yerini bırakmadım ben de.
Bayrak açtım adalete karşı.
Aldım başımı kaçtım. Ey büyücüler, size ey
bahtsızlık, ey nefret, hazinem size emanet.
Azmettim, söndürdüm içerimde insan ümidi adına
ne varsa. Bir yırtıcı hayvan amansızlığıyla atıldım
üzerlerine boğayım diye cümle sevinci.
Cellatlara seslendim, ısırayım diye ölürken
mavzerlerin kabzalarını. Seslendim salgınlara,
boğsunlar istedim, kan içinde, kum içinde beni. Tanrı
bildim musibeti. Gırtlağıma kadar battım çamurlara.
Cürümün ayazında kurundum. Hop oturup hop
kaldırdım çılgınlığı.
Bana baharın getirdiği iğrenç bir budala kahkahasıydı.
Derken az önce işte, bir de baktım ki kıkırdamak
üzereyim; aklıma eski şölenin anahtarlarını aramak
geldi, dedim belki de yeniden heveslenirim.
Hayırmış meğer o anahtarın adı-Anlaşıldı ben bir
düşteymişim.
'Sen canavar kalacaksın...' falan filan... atıp
tutmaya başladı başıma bu şirin hasırları ören şeytan.
'Ölümüne sürsün cümle iştahın, bencilliğin, cümle
bağışlanmaz günahın.'
Ah, canıma yetti arttı-Kuzum şeytan, ne olur daha
bir öfkesiz bakıver de benden yana ufak tefek, yolda
kalmış alçaklıklar vara dursun, sen ki yazarda tasvir,
öğreticilik vergilerinin yokluğuna vurgunsun, senin için
kopardım lanetli gün defterimden bu uğursuz yaprakları
Duyum
Mavi yaz akşamları, patikalarda, dalgın,
Gideceğim sürtüne sürtüne buğdaylara.
Ayaklarımda ıslaklığı küçük otların
Yıkasın, bırakacağım başımı rüzgara.
Ne bir şey düşünecek, ne bir laf edeceğim;
Ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi;
Göçebeler gibi uzaklara gideceğim;
Mes'ut sanki yanımda bir kadın varmış gibi
Asılmışların Balosu
Balıkçıl darağacında
Selahattin'in şövalyeleri
Dansediyor, dansediyor
Şeytan'ın şövalyeleri.
Yüzleri buruşuk, küçük, kara kulakları
Çekmiş sayın Belzebuth bir iple gökyüzüne
Oynuyorlar şakırdadıkça kunduraları
Tutulmuşlar bir Noel ezgisinin hüznüne.
Kara orglar gibi ince, uzun kollarını
Bak şimdi kucaklıyor çarpık, küçük kuklalar
Bir zamanlar aksoylu hanımların sıktığı
Bilekleri iğrenç bir aşkla dokunmadalar.
Hoyda! şen oyuncular, artık düşünmeyen baş!
Takla atılabilir sehpalar öyle uzun!
Hop! Bilinmesin artık bu ya da dans ya da savaş!
Gıcırdarken kemanı kudurmuş Belzebuth'un.
Ey bundan sonra sandal giymeyecek ayaklar!
Hepsi derilerinden gömleklerini sıyırmış:
Ama böyle çok daha memnun görünüyorlar
Başları üstüne kar beyaz bir şapka örmüş.
Titriyor bir tutam et arık çenelerinde
Çatlak kafalarına sorguç yapmış kargalar:
Çarpıp karton zırhlara gözüpekler, yiğitler
Ölü karanlıklarda sanki dolanıyorlar.
Esiyor balosuna iskeletlerin poyraz!
Darağacı inliyor demirden bir org gibi
Koşuyor ormanlarında aç kurtlar avaz avaz:
Gökyüzü andırıyor kızıl bir cehennemi.
Hoyda, beni de alın yaslı kabadayılar
Kırık parmaklarından geçen sessizce, bir bir
Bir aşk tesbihi solgun omuriliklerinde:
Bura manastır değil, ölüler ülkesidir.
Oh! işte ortasında ölüler dansının bak
Sıçrıyor çılgın bir iskelet gökyüzünde
Sürüklenmiş boşluğa, at gibi şahlanarak
Sanki katı ipi boynunda duruyor yine.
Çatlayan uyluğunda büzmüş on parmağını
Dalgacı gülüşlere benzeyen çığlıklarla
Ve bir soytarı gibi barınağa girip
Sıçrıyor kemiklerin şarkılı balosunda.
Balıkçıl darağacında
Selahattin'in ölüleri
Dansediyor, dansediyor
Şeytan'un şövalyeleri.
Sesliler
A kara, E ak, I al, U yeşil, O mavi, sesliler
Diyeceğim bir gün gizli doğumlarınızı da
Karanlık koylara, kara sineklere benzer A
O amansız pis kokular üstünde fır dönerler
Kır çiçeği, buhar, çadır beyazlığında E'ler
Benzer dik buzulların mızrağına, ak krallara
Kızıla I, gülüşüne o canım dudakların, kana
Hani hoş pişmanlıklar içinde hani öfkeler
Çevreler U, yeşil denizlerin çalkantısı
Duruluğu onca otlakların, kırışıkların
Bastığı simyanın geniş alınlara damgasını
Kutsal borazan O, yaban çığlıklar, gürültüler
Meleklerden, acunlardan geçmiş sessizlikler
- Sen ey OMEGA, O mor ışığı gözlerinin
Garipler
Gece soğuk, kar serpiyor
Fırıncı ekmek yapıyor,
Beş küçük çocuk
Bakıyorlar somunlara,
Yazık değil mi bunlara
Donları delik!
Ve fırıncının kolları
Çeviriyor somunları
Harlı fırında.
Somunların çıtırtısı,
Fırıncının zevzek sesi
Kulaklarında.
Büzülmüşler o daracık
Ana göğsü gibi sıcak
Delik önünde.
Ekmek, iftar sofrasının
Çörekleri gibi, bakın
Çıkıyor işte.
Delikten yaşam tütüyor
Böcekler ile ötüyor
Kızaran ekmek
Çarpıyor, nasıl iştahla
Yırtık giysiler altında
Beş çocuk yürek.
Toplanmış kuşluk vaktinde,
Kırağı, çiyler içinde
Yoksul İsalar.
Küçük delikte yüzleri,
Ekmeklerde aç gözleri
Ne söylüyorlar?
Büzülmüşler, bu alaca
Tan vaktinde, budalaca
Dualar kime?
Yırtık donlar patlıyor
Bağırmaktan. Savruluyor
Gömlekleri kış yelinde.
Çapkın kız
Kahverengi bir salon, cila ve meyva kokan,
Kurulmuş koca iskemleye tıkınıyordum,
Bir Belçika yemeği, buyursun canı çeken,
Yeter ki karnım doysun, aldırmayıp yiyordum,
Rahattım - oh ne güzel çalar saatin sesi-
Derken, mutfak açıldı, sürünmüş, sürmelenmiş,
Kılık kıyafetine ise biraz boş vermiş,
Yanaştı cilvelenip aşevi hizmetçisi.
İstediği tatlı bir öpücüktü sanırım
Belçikalı kızları bakışından tanırım,
Fazla çatal kaşıkları masadan topladı,
Dudak büktü gülerek çocuk bir yüzle bana:
Bastırıp parmağını şeftali yanağına,
'Buramı üşütmüşüm, dokun anlarsın' dedi.
