Bu yazı eski sitenin köşe yazıları arşivinde yayımlanmıştı.
Artık Bitti
Geçmeyen günlerin, öteki hatıraların sayfalarını çeviriyorum durmaksızın,
1001 farklı ses, 1001 farklı söz söylüyor, 1001 farklı hançer, 1001 ayrı yerimden,
kanayan zamanları deri parçalarımla pansuman ediyorum, “bırak” diyor hayata küskün bir gölge,
kendi saflığıma kanıyor, kendi giyotinimi kendim çekiyorum,
hayata dair tüm fotoğraflar gerçeklikten çok uzakta, bozuk bir harmoninin eksik bir kurgusu sadece,
gece anlamsızlığın en büyük göstergesi oluyor, masallar bile kanıyor gerçekliğin hain yaratılarına,
yabancılaşmış vedalar, gecikmiş elvedalar arıyorum, geçmiş geleceğin peşinde,
kuklalar hep kaybetmeyle meşgul, hayatın en büyük kaybıydı umutlarım,
9mm bir silahtı seri katillerin en büyük eğlencesi, ben altı patlarları hiç sevemedim bu yüzden,
boş kovanlar sakladım omurgamın sol yanında, birçok günümü gecede, bir çok gecemi de günlerde geçirdim,
yalnızlığa bir çare bulamadım aslında, söylediklerimin pek azı yalandı ama ihanetle itham edildim, “katil” damgasını yedim tüm çocuk masallarında,
görmeyen gözlerimin en büyük oyunuydu belki ama en çok suskun bilincimin son bir çığlığıydı her şey, oktavsız bir haykırış boynumda madalyon,
kullanılmış sıfatlar layık görüldü pek de özgün olmayan gözlerime, hayat sıradandı, düşler sıradandı,
gecelerin koynunda yaşadım yaşanmış bütün günleri, ellerimi hep soğuk duvarlar tuttu, yanılmışım,
“zaman-sız”
Bir de asla öğrenilemeyen kuralları vardı hayatın
zayıf anlarım vardı, kanım bile çalındı bu günlerde,
ismim benden çok uzaklarda kullanıldı başka isimlerin gizli öznesi,
“veda-sız”
Kandan kaldırımlar tasarladım göreceli kabuslarımda, kendi bedenimin üstünde yol aldım hep,
kimse beni anlamadı, son şanslar asla son bulmadı,
ve ben iyi niyetimin ağırlığını taşıdım, kambur sırtımda,
“kan-sız”
Tükenmeyen yaşamlar vardı, birde düştüğü yeri yakan sülfürik gözyaşları,
en çok saklı hançerler can yakardı, soluksuz yaşadım ihanete gebe tüm mısraları,
ve ben keman tellerinde heba ettim, bütün atarlarımı,
saç tellerim, hediyelik eşya niyetine, vitrinlerin en son süsü,
“anlam-sız”
Hayatın tam orta yerinde, jiletten bir köprünün bel kemiğinde, bir öykünün boş satırında,
benden bu kadar, zaman geceye meyilli bir güne adımını atıyor, işte sizin sıranız,
camdan bir kalbi, parçalayın istediğiniz kadar…
Çok bilinmeyenli bir denklemin eşitsizliklerine ismimi kazıyorum,
En büyük yalancısın ve inandığın her şey sanal,
“her şey”
“Neden?” diye soruyorum hayata, “neden hep karanlığa çıkıyor gölgemin iz düşümü?”
Kalbimin sarp kıyılarına hiçliğin azgın dalgaları çarpıyor, parça parça dökülüyorum aynanın diğer tarafında,
Ayın karanlık yüzünde yazmaz olaydım, yaşamaz olaydım,
Her şey doğar, ölür ve yaşlanır, hangi basamağındayım yanılgıların,
Gözlerim siyanür üretmekle meşgul ve ben sanrılarımın hıçkırıklarında boğuluyorum,
-aydınlık neden karanlık?-
“herkes”
Sağ bileğimden aşağıya doğru durmaksızın kanıyorum, sol elimde kırmızı bir bileklik saklıyorum tenimin şafağında,
Geçmiş boynumda taşıdığım en ağır pranga, anla-ya-mazsınız en iyi ben bilirim,
Güzlerim, günlerim, dünlerimi
Ayrılık en kutsal ibadet oluyor çok sesli sevişmelerde,
“intikam” için yalvarıyor asi çocukluğum,
“artık çok geç” diyorum satır aralarında bir roman yakarken ruhumun,
anılarımın gözlerini oymuşum, çok mu?
“istisnalar yoktur”
“her yer”
Attığım her adım arzın merkezine doğru, kansız otopsilerimde bolca görev alıyorum,
Neşteran kesikler atıyorum soluk borumun düğümlerine, gelecek geçmişimde göçebe
Ve ben kendi bilincimi sıfırlayıp, en son yazılarımı yüklüyorum,
Uzak sözlerime bile yabancı,
Ve o anlamsız kahpe umursamazlıklar, uykusuz gecelerimin lanetini salıyorum üzerinize,
Boğaz manzaralı bir akıl hastanesi için neleri feda etmek gerek?
Kalmak, gitmekten daha zor oluyor bazen, eski bir altıpatlar bağlıyorum bir martının kırık kanadına,
“al ve bitir her şeyi!”
İstediğiniz koltuk çoktan tutuldu cenazemde, üzgünüm bir sonraki oyunumuza bekleriz “gözyaşlarının intikamı”
“sahte!!”
Geriye ne kaldı söyleyecek, artık bitti…
Oğuz Marangoz
