>>
Site Map
>>
Forums
>>
Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji
Forum module - topics in forum:
Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji - Baþkalarýnýn bilgisiyle bilgin olsak bile ancak kendi aklýmýzla akýllý olabiliriz.
Ahlakın Ahlaksızlığı
Ahlakın Ahlaksızlığı
Ehtik-denilen alanın “sorun-olarak” görülmeye başlanması aynı zamanda “sorunun-kaynağını” oluşturmaktadır. İşte bu göz-ardı edildiği için, şimdiye değin “teorik-akıl”, ethiğin içinden çıkamamış, çıkmak şöyle dursun, bataklığı-kendisi yaratmıştır ve yarattığı o bataklığın içinde yine kendisi çıkmak için çaba gösterdikçe daha fazla batmaktadır, engelinin yine kendisi olduğunu “görüleye-bilecek” yetiye sahip değildir.
Salt-dolayımsız olan, olması gereken “eylemin”, sorunsal-haline gelişinin temel nedeni, hakikat peşinde olan “kurgucu-spekülatif” düşünüş biçimidir. Doğa-dediğini “de-şifre” etmeye ve bu alandaki “hakikatleri”, “gerçeklik ve doğrulukları” bulmaya çalışan metin, sonraları bu türden olan çabalarını “yaşam-sal” denilen alana çevirmeye başlamıştır. İşte bu sürecin sonunda “üretilen-kurgular”, giderek yaşamsal-alanda da “gerçek-doğru” arama alışkanlığını beraberinde getirmiştir (Bu alışkanlık insan-denilende o denli yerleşik “şartlı-reflekse” dönüşmüştür ki, bu yazıyı okuyan çoğu insan, “e her halde, yaşamda da “doğru” ve “gerçek” aranacak, bu gerzek neler zırvalıyor şeklinde düşünce içerikleri oluşabilecektir.).
Bu süreci “sistematik” ve kurumsal-alışkanlığa dönüştüren, Sokrat-Platon-Aristo üçlüsüdür. Onların oluşturduğu, “indüvalist” ve “entelektüalist” ehtik-anlayışı, onlardan sonra gelenleri de bu çabanın içine sokmuştur ve böylelikle “zihinsel-şartlanma” başlamış, günümüze kadar gelmiştir. Doğru/iyi eylemi, “erdemi” getiren “bilgidir”, dol-ayısıyla neye-göre nasıl yaşamalıyım sorusunun cevabı budur, “bilgiye-göre”, peki “hangi-bilgiye göre”, “yapısı şu türden olan bilgiye göre”, hayır insan denilen varlık, bilgiye-bilmeye göre değil, “hazza-göre” eylemelidir, hayır haz da değil, “ben-e” göre eylemelidir, hayır o da değil, “fayda-ya” göre eylemelidir, hayır o da değil, “Yaradan’ın-bildirdiği” kurallara göre eylemelidir, buna göre eylemeyenlerin “katli-vaciptir”, yürüyün bre kâfirlerin üzerine, hayır o da değil, bunlar dogmatik “gerici-düşünüşlerdir”, “demokratik-olmak” gerekir, gök-yüzünden indiği düşünülen “mesajlara göre değil”, “evrensel/rasyonel” kurallara göre bir-arada yaşanılmalı, eylenilmelidir vs. vs. vs. türünden “kör-dövüşleri” getiren süreç tam da bu şekilde başlamıştır.
Bu sürecin başlamasıyla birlikte “Pandora’nın-Kutusu” da açılıp, tüm kötülüklerini yaşam-denilenin içine boca etmeye başlamıştır. Teorik düzlemde başlayan “hakikat” gerçeklik arayışları, öncelikle “farklı-sanılan” hakikatleri ve bunlar arasındaki “horoz-dövüşünü” doğurmuştur, “benim hakikatim senin hakikatinden daha hakiki şeklinde”, örneğin şu sıralarda, “Hıristiyancı-hakikatçiler ile, Müslümancı-hakikatçiler arasında böylesi bir horoz-dövüşü yaşanmaktadır ve bu “oldukça” traji-komik bir dövüş-me biçimidir, “aslında” bir-birlerinden hiç-bir farkları yoktur, ancak, “paradigmaları” böyle –söylediği” için ve “kapışmayı-buyurduğu” için onlar da kapışmaktadırlar…
Bu sürecin başlamasıyla birlikte, yaşam-denilen “kurguya/metne” göre yaşanmaya başlamış, sonuna değin olması gereken, “spontan/otantik” yapısını kaybetmiştir. Oysa, her-şeyden ötede ve “öncelikle” aslolan-yaşamsal denilendir ve bunun dışındaki her-şeyin ona ilinti-araç kılınması gerekirken, tam-tersinir bir süreç yaşanmış ve yaşam metne ilintilenmiştir, işte bu noktada da, insan-denilen yaşam-akışı içinde olan-kendisi denilene yabancılaşmış, “travmatik” bir varlık olup çıkmıştır.
Sürecin doğurduğu en tehlikeli yön ise, hayat denilene “kuralları-dayatmak” olmuştur. Günümüzde bile, sofistike-septik düşünüşe sahip olmayan çoğunlukta şöylesi bir algı-biçimi var, “kuralsız yaşanmaz”, oysa kurallar, “onursuzlar-içindir” ve insan denileni, “yaşamından-kopararak” onurundan eden bu sürecin kendisidir ve bu süreç “kitlelere-kendisini” dayatmış, bunu bir “yazgı-halindeki” kabule çevirmeyi başarmıştır, “kuralın-olmadığı yerde, hayat var-olamaz”, tam-tersine kuralın-olduğu yerde, hayat kendi-doğal yatağından koparılmış demektir. Buna karşın çoğu insan denilen derki; iyi de bizler hayvan-değil birer insanız” ve insan olmak “kurallı-yaşamayı” zorunlu kılar, bu türden “argümanlara” sahip olan insanlar, kuralların-kaynağı üzerine pek-düşünmezler ve daha da ötesi aslında “uydurdukları bu kurallara” hiç-kimse uymaz, “olduğu-gibi”, evlilik kurumu gelir kurallarıyla birlikte, kimse uymaz, adına “aldatma-deyip”, ağlayıp-sızlanırlar, dinle ilgili kurallar koyup, sonra uymayıp günah-çıkarıp dururlar, vs. vs. yazması bile sıkıcı, bu saçma-sapan “iki-yüzlüce duruşları”, Nietzsche’nin “insanca pek-insanca” dediği tutum da budur işte… Çoğunluğun, ahlak-töre ve tüze dediği, “iki-yüzlüce” şarlatanlıktan başka bir-şey değildir. Her-türden ahlak ve ilintisi olan kurallar, sonuna kadar şarlatanca bir “ahlaksızlığın” göstergesi olmaktan öteye gidemezler…
Çünkü; yaşam-denilen her-zaman “öğreti” ve “kurallardan” fazladır ve hiç-bir öğreti, inanç sistemi, kurallar bütünü onu “sonuna-kadar” kapsayıp/kavrayamaz. Tarihsel-süreç içinde, yaşamla kurallar/öğretiler arasında bir çekişme yaşanmıştır, kuralların onca “caydırıcı-olması” düşünülen yaptırımlarına karşı, “yaşam-denilen” dizginlenememiştir ve hatta bu dizginleme çabasına karşı, “suç-denileni” artırarak tepki vermiştir.
Kurallar-denilenler, nerden, nasıl ve ne-adına ortaya çıkmıştır? Her-kuralın gerisinde bir “öğreti-olmak” zorundadır, “şöyle-yapmalısın” buyruğu, “tek-başına” var-olamaz, öte yandan hiç-bir öğreti yaşamın-devingenliği, dinginliği karşısında kendisini “güvende-hissedememektedir”, yaşam-denilen her-an o öğretiyi “param-parça” etmeye hazırdır, işte bu “kaygı-nedeniyle” öğreti sistemleri kuralları-dayatarak kendisini ayakta tutmaya çalışmaktadır. Örneğin, “X türünden” bir “inanç-sistemi”, ortaya çıkarılış sürecinde “kurallarıyla-gelmek” zorundadır ve o kurallarıyla, insan ve hayat denilenin “yaşam-enerjisini” burkup, her-ikisini de “iğdiş-edip” kısırlaştırmaya çalışmaktadır. Bunu-yapmadığı zaman, kendi var-oluş zeminini kaybetmek durumunda kalır. Kuralları-yaptırımları olmasaydı, kaç-kişi “ilahi-dinlere” inanmaya devam ederdi? Cennet vaadi veya cehennem azabı korkusu olmasaydı, kaç-kişi “inançlı-olmaya” devam edebilirdi?…
Kurallar, sadece “biçimsel-formel” olarak dışardan verilmez, çok “sinsice” içsellik-kazandırılır ve hatta insan denilenler, bunlar üzerinden “üretilir”, “sistemlere-pazarlaması” yapılır.
Kısacası, ahlaki, dinsel veya hukuksal içerikteki tüm-kuralların amacı, sanıldığı gibi, hayatı düzenleyip “mümkün-kılmak” değil, tam-tersine, “yaşam-enerjisini” baskılayıp, durdurarak, sistemlere/iktidar odaklarına -hizmet etmektir. Bu şekilde “yetiştirilmiş-özne-artıkları”, sürekli iktidarlara servis-yapmaktan başka bir işleve sahip değildir.
Muhafazakâr değerlerin baskın olduğu bir Karadeniz kasabasının sahilinde, kız-kardeşimle bir ağacın altında akşamın 8–9 sularında oturmuş sohbet ediyoruz, bir-den bire etrafımızda 5–6 genç-peyda oldu ve son derece küstah, destursuz bir biçimde bizi sorgulamaya başladılar. Kimsiniz, utanmıyor musunuz, arkada evler aileler var vs. vs., kız kardeşim ağlamaya başladı, ben “öfkeden” gerildim, “kas-ketlenmesini” yaşadım, ne konuşabiliyorum, ne de eyleye-biliyorum, kardeşim, o benim abim demesine rağmen inanmıyorlar, kendilerinde şu hakkı sorgusuzca görüp, “kimliklerinizi gösterin” diyebiliyorlar…
Şimdi bu durumu “nasıl-okumak” gerekiyor, kendilerini “namuslu-ahlaklı sanan” bu “zavallı” namussuzca ve ahlaksızca tutum karşısında nasıl bir duruş sergilemek gerekiyor? Nietzsche’nin, “zavallıca-dediği” tutumun bire-bir “somut-karşılığı”. Bu gençlerin-kendisi aslında kardeşimle yaşadığımızı düşündükleri şeyi kendileri-yaşamayı istiyor, hem-de sonuna değin, ancak içlerindeki bu “yaşam-isteği” canavarının “uyanmasından” korkuyorlar, işte bu korkuyla savaşmamak ve bununla yüzleşmemek adına bir “ahlak-düşkünü” kesiliyorlar, bir anlamıyla deklere ettikleri şu; “ben yaşayamıyorum, o halde hiç-kimse yaşamamalı”, kapanın-örtünün, böylelikle ben de kendimi “güvende-hissedeyim”…
İşte, ahlaki/törel ve tüze denilen içerikteki tüm öğreti ve kurallar bunun ifadesidir ve bu ifade ediliş biçimi “yaşamda-söküp” çıkarılmalıdır, bu da “öğreti-denilenleri, “kaynağında-kurutabilmekle” mümkündür.
Bir başka örnek, bekâr üç erkek arkadaşla birlikte bir evde kalıyoruz, üstümüzdeki dairede bir taksi şoförü oturuyor, eve zaman zaman bayan arkadaşlar, kız öğrenciler çeşitli nedenlerle gidip-geliyor, bunun üzerine mahalle sakinleri, gidip bizi ev-sahibine şikâyet ediyor, bunlar eve karı-kız atıp âlem yapıyor diye, ev sahibi çağırıyor, bi sürü şey söylüyor, bu insanların algı-anlam dünyaları gereği, “konuşma-zeminini de” bulamıyor insan, heh, bundan sonra daha dikkatli oluruz deyip evden ayrılıyorum. Bir hafta sonu arkadaşlarla oturmuş, ertesi gün mesai olmadığı için, sohbet ediyoruz, birden kapı sertçe vurulmaya başlıyor, kim o diyorum, üst-komşu diyor, tetikte bir şekilde kapıyı açıyorum, alkol almış, ayakta zor-duruyor, naralar atıyor, elinde bir bıçak ve şunu diyor; “ülen burada ha bire âlem yapıyonuz ve bi kez olsun beni çağırmadınız, bu delikanlılığa sığar mı ha? İşte bir “namuslu-namussuzluk” örneği daha ve bu ülkede bu türden olan, namus-bekçilerinin sayısı oldukça fazla, içlerindeki “yaşam-enerjisinin” baskısının korkusuyla bir “ahlak-canavarı” haline gelen kesim, Nietzsche’nin çok “teorik/spekülatif” sanılan çözümlemeleriyle “bire-bir örtüşen” durumlar, “ahlak-denilen” her türden “öğreti” biz-zat “ahlaksızlığın” kendisinin ifadesinden başka bir-şey değildir…
Sonuç olarak, “kurgucu-düşünme” ve uzantısı getirisi olan, “düşük-nitelikli” “değer-anlayışlarından” kurtulunmadığı sürece, “ehtik-denilen” sorun-yumaklarının içinden çıkabilmek şöyle dursun, bu konuda düşünmeye çalışanın kendisi de yumağın düğümleri-haline gelir, kendisini kaybetmek zorunda kalır, yumağı çözmek yerine bu sefer “kendisini-çözmeye” çalışır.
Neye göre nasıl yaşamalıyım, insan edimlerinin “temel-amacı” nedir gibi sorularla ve bu soruları hazırlayan zeminlerden hareketle, “yaşamsalı-çözündürmek” olanaksızdır, olanaksızlığın da ötesinde, bu duruş/biçimi sorunun doğurucusu konumundadır…
Yaşamak, bir sanat-eseri gibi ve kadar dil-siz, ucu açık, “çağrışımsal” ve “kendi-kendisiyle” baş-başa bırakılmalıdır, o ancak bu durumda kendi “hakikatini” ve “doğrularını” bulacaktır…
süper olmuş harbiden ellerıne sağlık mervecım sokrates gibi olumş yha bunları sen kendı aklından mı yazdın harbıden super...

yorumların için tesekkürler.burda okudukların bana ait degil.ama benim düşüncelerim de bu paralelde...
@ crueltyandthebeast; yazdıkların sana ait değilse lütfen kaynak belirtir misin?
Teşekkürler..
tabi ki....Nietzsche'nin Aforizmaları ve ahlakın ahlaksızlığını
http://www.insanlik.org/sizdengelenler.asp?cat=5 bu sayfadan
dünyanın çivisini çıkaran deney i ise
http://iset.8k.com/i025.htm burdan temin ettim. iyi aksamlar
dunyanin civisiyle ilgili yazıyı başlığını da uygun şekilde değiştirerek serbest kursuye taşıdım; aforizmalara ait baslik oldugu icin onu da kapattım; bu başlığın harfleri büyüktü onları küçültmek zorunda kaldım; diger bir teoremle ilgili başlığı da içerigi goruntulenemedigi icin forumdan sildim. Ayrica baslik acarken belzebul'un da dedigi gibi kaynak belirtelim biyerden alıntı ise..
böyle bölümler bayağı güzel okudukca biseyler kazanıyoruz sğolun walla
Ya günümüz ahalak anlayışına ne demeli? Ahlak=Din, dindar biri ahlaklı ,dindar olmayan da ahlaksız olarak nitelendiriliyor .Oysa dinsel ahlak çoğu insan için hiç de iç açıcı sonuçlar doğurmuyor .Din ahlakı yerine evrensel ahlakı koymak çok daha mantıklı bu da insan yararını gözeten bir ilke ve daha kapsayıcı.Bu ayrımın farkına varmalı insanlar.
Ahlak çok büyük bir yalandır bireyin hayatında. Kimin belirlediğini bilmediğin bir takım kurallara bağlı kalmak nedir çok merak ediyorum. Her insanın ortak noktasının dışavurumu bile ahlaksızlık kabul ediliyorken bir de...
İnsanlar gibi, ahlak da içinde yaşadığımız toplumsal sürecin ürünüdür.
Bu nedenle yıkılması gerektiği düşüncesi, yanlış değil, ilerici aydınlanmacı bir düşüncedir. Günümüz ahlakını belirleyen şeyler feodal ve kapitalist üretim ilişkileri ve bunların altında dinin dogmatik gerici baskısıdır. Evrensel ahlak diye bir şey yoktur bu nedenle...