>>  Site Map >>  Forums >>  Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji

Forum module - topics in forum:



Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji - Baþkalarýnýn bilgisiyle bilgin olsak bile ancak kendi aklýmýzla akýllý olabiliriz.



Arthur Schopenhauer

Arthur Schopenhauer (1788 - 1860),
Alman filozof ve düşünür. Felsefe Tarihi'nde irrasyonalist ve karamsar olarak bilinir. En ünlü yapıtı henüz 30 yaşına varmadan yayınladığı İstenç ve Tasarım Olarak Dünya dır.

Schopenhauer, görünen dünyanın ardında yatan esas gerçekliğin İstenç (irade) olduğunu ileri sürdü. Schopenhauer'a göre bu İstenç akılsız, bilinçsiz bir öze sahipti ve kendisini Fenomenler dünyasında gösteriyordu. Bütün görünenlerin kaynağıydı. İnsan bedeni de onun eseriydi. Aklın denetimde olmayan bu istenç, (külli irade kast ediliyor.) insanları parmağında oynatıyor ve geçici tatminlerle veya ulaşılamayan hayâllerle, insanı hiçbir zaman dışına çıkamayacağı bir bıkkınlık ve acı döngüsüne sokuyordu . O'na göre; anlamsız, boş, acı-dolu, kötü bu hayattan kaçınmanın tek yolu vardı; o da istencimizi öldürmek. Bu onu Hinduizm, Budizm gibi dünyevi bir yaşamdan el çekmeyi ve bir keşiş gibi yaşamayı, başkalarına yardım etmeyi, mutluluğumuzu olabildiğince arttırmayı değil, acılarımızı olabildiğince azaltmayı öneren bir yaşam şeklini önermeye yöneltti. Felsefesi, aklın (Rasyonalizm) temele oturtulduğu felsefe tarihinde yeni bir bakış açısı anlamına geliyordu ve Psikoloji, Psikanaliz, Müzik, Edebiyat gibi entelektüel ve sanatsal alanlarda büyük etki gösterdi.



Hayatı


Nietzsche üzerinde büyük etkisi olduğu bilinir. Kendine özgülüğü ve düşünce yapısının çarpıcılığı ile felsefe tarihinde yerini alır. Schopenhauer, tuhaf bir şekilde tedirgin edici bir filozof olarak kendini gösterir. "İstenç ve tasarım olarak dünya" ve "Aşkın metafiziği" gibi yapıtlarıyla tanınır.

Felsefesinin ilkesel bir kavramı irade kavramıdır. Dünyanın özü ve gerçekliği irade iken, fenomenlerden oluşan dünya, tasarımdan başka bir şey değildir. İrade, Schopenhauer felsefesinde kendini bir zorunluluk olarak gösterir, ki onun düşüncesindeki kötümserliğin ve karamsarlığın kaynağı da esas olarak budur. İnsan, tamamen kurtulamayacak olsa da istencin/iradenin emrine boyun eğerek acı ve kederden kısmen kurtulabilir. Bu noktada Schopenhauer'ın düşüncelerinin belirli ölçüde, kaderciliğin ağır bastığı Doğu felsefelerine yakınlaştığı söylenebilir. Schopenhauer'a göre; birbirlerini en çok teshir edenler (büyüleyenler) birbirlerini en çok itmam edenler (tamamlayanlar)'dır


Düşünceleri

Schopenhauer'in eserlerinde, özellikle de "İstenç ve Tasarım Olarak Dünya"da ilk göze çarpan detay üslûbudur. Döneminde etkisi tartışmasız büyük olan Kant ve Hegel'in üslûblarına oranla çok daha yalın, çok da açık ve net bir üslûb ile kaleme alınmıştır Schopenhauer'in eser(ler)i. Aynı zamanda üslûbuna aşırıya kaçacak derecede bir "açık sözlülük" damgasını vurmuştur. Bu ilk yayımlandıklarında eserlerin fazla ilgi toplamamasının başlıca nedenlerindendir; Schopenhauer fazlasıyla açık sözlü idi, kesinlikle alçak gönüllü veya mütevazi değildi, düşünceleri devrim niteliğindeydi, ve zamanın belki de felsefi otoritesi olan Hegel için hiç de hoş lafızlarda bulunmuyordu.

Kant'ın "görüngüsel dünya üzerine algıladıklarımızın dışındaki gerçekleri kavrayamadığımız" fikrine katılmakla beraber, vücutlarımızın görüngüsel dünyanın gerçek birer parçası olduğunu ve vücutlarımız yoluyla görüngüsel dünyanın gerçeklerine yaklaşabileceğimizi düşünüyordu. Zaten, vücutlarımıza dair bilgilerimiz algısal olmaktan öte, hislerimizden kaynaklanan, içimizden kendiliğinden gelen bilgilerdir. Schopenhauer'e göre içimizdeki gerçeklik bilincimiz tarafından bastırılır. Fakat, bastırılan bu biliçdışı gerçekler (istenç) özellikle sanat yoluyla kavramsallaştırılmadan, sözcüklerle kısıtlanmadan, yeterli oranda dışa vurulabilir.

Schopenhauer'e göre bilinçdışı gerçekler, yani istenç, bilincin altında bastırılmış bir şekilde mevcuttur. İstem, hayatî bir güçtür; ayak direyen, zorlayan. Her türlü eylemimizin kökü bastırılmaya çalışılan veya dışa vurulmaya çalışılan bir istence dayanır. İstenç, bütün doğada bulunan, doyumsuz hayatî güçtür. Schopenhauer her türlü duygu durumunu istenç kavramıyla açıklayabiliyordu. Acı çekmek, istençin amacına giden yolun engellenmesi iken mutluluk ve sevinç istençin başarıya, yani amacına ulaşmasıdır. Biliçdışılığı, istençi, Schopenhauer'in kendi sözleriyle tanımlarsak: "Biliçdışılık, her şeyin başlangıçtaki ve doğal durumudur, dolayısıyla, aynı zamanda bir temeldir, ki ondan belli varlık türlerinde, en yüksek olgunlaşma olarak bilinç doğar. Bu yüzden bilinçdışılık daima baskın olmaya devam eder."

Açıkça görüldüğü gibi, bugünkü düşünce ve bilim dünyasının temelinde yatan bir çok görüşün temellerini atan ilk kişi Schopenhauer'di. Özellikle, Freud'e ve dolayısıyla, psikoanalize olan katkıları kuşkusuz çok büyüktür.

Schopenhauer'in özellikle hayat ve varolmak üzerine düşünceleri genel karamsarlığından çok daha amansız bir karamsarlığa sahiptir. Bu yüzdendir belki de, hayat üzerine olan karamsar düşünceleriyle çok ünlüdür. Aynı zamanda fazlaca ünlü olduğu bir konuda insansevmezliği idi. İnsanlara "iki ayaklı hayvanlar" diye hitab edişinden insansevmezliği fazlasıyla aşikârdır. Ayrıca, o insansevmezliği ve kişinin kendisini insanlardan izole etmesini, eksiklikten öte bir erdem olarak görmekteydi. Zaten Schopenhauer'e göre, erdemli ve olgun bir insan başkalarından hiçbir şey istemeyecek kadar tamamdır, kendi kendine yeterdir, bu yüzden de insanlarla birlikte olmaya veya onlarla çeşitli ilişkiler kurmaya gerek görmez.

Schopenhauer'in kadın, hayat, ölüm ve cinsellik üzerine bir çok farklı görüşü vardır. Her biri, hem biri önemli ve düşünce serüvenimize damga vurmuş görüşlerdir.

Schopenhauer ve Din

Her ne kadar Schopenhauer düşüncelerini ateist bir temele oturtmuş olsa (ki bu onun dönemi için büyük bir adımdı) ve dini "yığınların metafiziği" olarak tanımlasa da, özellikle Hristiyanlığa ve Budizme saygı ve yakınlık duyardı. Ona göre Hristiyanlık bir karamsarlık diniydi, bir çok dogma ve ibadet karamsarlık çerçevesi içinde yapılanmıştı ve yaşam açısından faydalı olabilirlerdi. Örnek olarak, Schopenhauer'a göre, "oruç", kişinin bilincine uymasını engelleyen, onu çoğunlukla hayâl kırıklığına uğratan ve yalnızca doymak bilmez bir döngü olan arzularının esaretinden ufak bir ölçüde de olsa korurdu; kişiyi arzularına karşı biraz daha güçlü kılar ve arzuları az da olsa zayıflatırdı. Hristiyanlığın ötesinde, düşüncelerini de fazlasıyla etkilemiş olan Budizme yoğun bir ilgi ve saygısı vardı. Budizm temelinde kişileri acıya ve hayâl kırıklığına sürüklediği için istençlerin yok edilmesini içeriyordu, istençlerin yok edildiği ve kişinin her anlamda kemâle erdiği "nirvana"yı hedefliyordu. Zaten, budizm ve diğer hint kökenli öğretilerin Schopenhauer'ı fazlasıyla etkilediği bilinen bir gerçektir. Gelecek günlerde Hint felsefesinin Avrupa'yı fazlasıyla etkileyeceği, ve Avrupa'da yeni kapılar açacağını düşünüyor; gelecek yüzyıllarda Sanskrit edebiyatının etkisinin, 15. yüzyıldaki Yunan edebiyatının etkisi kadar büyük olacağını söylüyordu. Özellikle ileriki yaşlarında dinsel dogmalara olan saygısı ve onlarda bulduğu garip ama önemli anlamlar arttı. Fakat, belirtmekte yarar var ki, ne felsefesi ne de kendisi ateist temelden ayrılmış sayılmazdı.






bu adam istençlerine göre yaşama ,istençlerinin belirleniminden kurtul falan der ama esas yakalanması gereken nokta şudur....herkesin istençlerine bağlı yaşadığını söyler....bunu anladıktan sonra yani tüm insanların aslında aynı yapıda olduğunu anladıktan sonra bunu anlayan insan dünyaya daha farklı bi şekilde bakmaya başlar...bu noktadan sonra herşey değişir mutlu olunamaz vs vs diyor....aslında bi çok yönüyle haklı...






felsefe tarihinin, insana ilişkin olarak en kötümser filozofu. nietzsche üzerindeki etkisi dışında freud ve psikanaliz üzerinde de etkili olmuş. shopenhauer'in istenç kavramı yerine "arzu" kavramı geçmiştir bir bakıma. felsefesinde doğu bilgeliği izleri çok fazla var, upanişadları ve vedaları okurmuş hep ve büyük ilgisi varmış doğu felsefesine. köpeğinin adı atma imiş. bu da bir ruhla ilgili isimdi sanırım yanlış hatırlamıyorsam hint felsefesiyle ilgili.
felsefesini biçimlendiren 3şey var;platon'daki "iyi" ideası, kant'taki görünüş ve kendinde-şey ayrımı ve doğu bilgeliği.
ayrıca felsefi antropolojinin fikir babasıdır.

isteme ve tasarım olarak dünya, "dünya benim tasarımımdır" cümlesiyle başlar. hareket noktası tamamen bilgikuramsal/epistemolojiktir. herşey, zaman ve mekanda olmak bakımından bizim tasarımımızdır. ve ancak bu sayede bilgi konusudur. tasarım olarak dünya, dünyanın bir yönüdür, bir de onun özü olan yönü vardır, o da isteme(wille)dir. dünyadaki herşey istemenin bir görünümüdür. yani varlığın esas olarak özü isteme/istençtir. nereye baksak istemenin nesneleşmiş bir halini görürüz. ide bir şeyi "o şey" yapandır, herşeyin ilk örneğidir. tek tek insanlar, insan idesinin görünümüdür. görünüş ise aldatıcı bir imgedir, bir perdedir. biz de sadece o perdeyi tasarlarız. onun arkasında istenç yatmaktadır.

akıl yoluyla bilim yaparız,iletişim kurarız,tarihi algılarız fakat varlığın özünü kavrayamayız. herşeyi bilen insanlar da olabilir ancak aslında hiçbirşeyi kavrayamamışlardır. büyük insanlar; sanatkarlar, yaratıcı kişiler varlığın özünü kavrayıp bu şekilde dünyanın aynası olabilirler. ancak bunu sağlayan akıl değil, intüitif yani sezgisel bilgidir. akıl yapısı gereği ancak aldıktan sonra verebilir, önce görmeye dayalı birşeyler elde edilmeli akıl sonradan devreye girmelidir. akıl sahibi olmakla ulaştığı soyut bilgi insanı erdemli kılmayacaktır. bu felsefe tarihine tamamen zıt düşen bir görüştür, platon'dan beri süregelen bilgi=erdem=mutluluk denklemine karşıdır çünkü. mutluluk ise schopenhauer için zaten olmayan bir şeydir, yaşam bütününde acıdır.

insanlar yaşamak için bir takım şeyleri yapmak zorundadır. hayvanları yer, bitkileri yer. hayvanlar da hayvanları yer, bitkileri yer. isteyen yönüne dur deyip de bilen yönünü öne çıkardığında bu yeme-yenilme dünyasında her iki taraftada aynı olan bir şey görür insan, hepsinin özünün aynı şey olduğunu. bunu kavradığı vakit dünyanın özünü de görmüş olur ve kendisinde bu oyuna dur deme ihtiyacı hisseder. oyuna katılmak istemez. bu şekilde istemeye "hayır" deme gücüne göre insanlar ayrı ayrıdır. akıllı insan, ulu insan, deha insan gibi. bilgi sayesinde değişen, isteyen yanlarına egemen olan ve dünyanın aynası olan bu kişiler özgür kişilerdir schopenhauer'e göre.

böyle bilgiye ulaşabilmenin bir yolu büyük acılar çekmektir. kişi ya kendi acı çektiğinde ya da başkalarının acılarını gördüğünde dünyanın özünü öğrenir. intüitif bilgiye sanatçılar ulaşabilir. çünkü onlar tek tek şeylerdeki bütünü, onun arkasında yatan ideyi,istenci görebilir. sanat da tekte bütünü gösterdiği için sanatçı bu kavrayışa sahiptir.

schopenhauer sözde hegel'e ve alman idezlizmine karşıdır ancak o da aynı kavramlardan bahsediyor.
dünyadaki herşey yeter neden ilkesine dayanır der schopenhauer. sıkı bir determinizm vardır, rastlantısallık söz konusu olamaz. bu nedenselliğin dışına zaman zaman çıkılabilir olması insanda bir olanak olarak vardır. belirli bir insanın bu dünyada oluşu rastlantısaldır, bu dünyada olmayabilirdi de yani olmalarının zorunluluğu yoktur. ancak dünyaya bir kez geldikten sonra nedensellik başlamaktadır. aynı şekilde bi kişinin karakteri de ona hazır olarak verilmemiştir, herkes, olduğu kişi olmada özgürdür. ancak karakter bir kez oluşunca, artık ona göre eylemde bulunur. burada yine zorunluluk var. özgür kişiler, karakterini/kişiliğini silen kişilerdir. çünkü dünyanın özünü kavrayan bir kimse, başkasını gördüğünde artık "bir ben daha!" diyecektir. ben-sen ayrımını bitirecektir herşeyin aynı ideye dayandığını görünce. bu kimseler için schopenhauer, "kendilerinde dünyayı yenen insanlar" diyor.

+pek sevmem kendisini






aletheia Wrote: :
felsefe tarihinin, insana ilişkin olarak en kötümser filozofu. nietzsche üzerindeki etkisi dışında freud ve psikanaliz üzerinde de etkili olmuş. shopenhauer'in istenç kavramı yerine "arzu" kavramı geçmiştir bir bakıma. felsefesinde doğu bilgeliği izleri çok fazla var, upanişadları ve vedaları okurmuş hep ve büyük ilgisi varmış doğu felsefesine. köpeğinin adı atma imiş. bu da bir ruhla ilgili isimdi sanırım yanlış hatırlamıyorsam hint felsefesiyle ilgili.
felsefesini biçimlendiren 3şey var;platon'daki "iyi" ideası, kant'taki görünüş ve kendinde-şey ayrımı ve doğu bilgeliği.
ayrıca felsefi antropolojinin fikir babasıdır.

isteme ve tasarım olarak dünya, "dünya benim tasarımımdır" cümlesiyle başlar. hareket noktası tamamen bilgikuramsal/epistemolojiktir. herşey, zaman ve mekanda olmak bakımından bizim tasarımımızdır. ve ancak bu sayede bilgi konusudur. tasarım olarak dünya, dünyanın bir yönüdür, bir de onun özü olan yönü vardır, o da isteme(wille)dir. dünyadaki herşey istemenin bir görünümüdür. yani varlığın esas olarak özü isteme/istençtir. nereye baksak istemenin nesneleşmiş bir halini görürüz. ide bir şeyi "o şey" yapandır, herşeyin ilk örneğidir. tek tek insanlar, insan idesinin görünümüdür. görünüş ise aldatıcı bir imgedir, bir perdedir. biz de sadece o perdeyi tasarlarız. onun arkasında istenç yatmaktadır.

akıl yoluyla bilim yaparız,iletişim kurarız,tarihi algılarız fakat varlığın özünü kavrayamayız. herşeyi bilen insanlar da olabilir ancak aslında hiçbirşeyi kavrayamamışlardır. büyük insanlar; sanatkarlar, yaratıcı kişiler varlığın özünü kavrayıp bu şekilde dünyanın aynası olabilirler. ancak bunu sağlayan akıl değil, intüitif yani sezgisel bilgidir. akıl yapısı gereği ancak aldıktan sonra verebilir, önce görmeye dayalı birşeyler elde edilmeli akıl sonradan devreye girmelidir. akıl sahibi olmakla ulaştığı soyut bilgi insanı erdemli kılmayacaktır. bu felsefe tarihine tamamen zıt düşen bir görüştür, platon'dan beri süregelen bilgi=erdem=mutluluk denklemine karşıdır çünkü. mutluluk ise schopenhauer için zaten olmayan bir şeydir, yaşam bütününde acıdır.

insanlar yaşamak için bir takım şeyleri yapmak zorundadır. hayvanları yer, bitkileri yer. hayvanlar da hayvanları yer, bitkileri yer. isteyen yönüne dur deyip de bilen yönünü öne çıkardığında bu yeme-yenilme dünyasında her iki taraftada aynı olan bir şey görür insan, hepsinin özünün aynı şey olduğunu. bunu kavradığı vakit dünyanın özünü de görmüş olur ve kendisinde bu oyuna dur deme ihtiyacı hisseder. oyuna katılmak istemez. bu şekilde istemeye "hayır" deme gücüne göre insanlar ayrı ayrıdır. akıllı insan, ulu insan, deha insan gibi. bilgi sayesinde değişen, isteyen yanlarına egemen olan ve dünyanın aynası olan bu kişiler özgür kişilerdir schopenhauer'e göre.

böyle bilgiye ulaşabilmenin bir yolu büyük acılar çekmektir. kişi ya kendi acı çektiğinde ya da başkalarının acılarını gördüğünde dünyanın özünü öğrenir. intüitif bilgiye sanatçılar ulaşabilir. çünkü onlar tek tek şeylerdeki bütünü, onun arkasında yatan ideyi,istenci görebilir. sanat da tekte bütünü gösterdiği için sanatçı bu kavrayışa sahiptir.

schopenhauer sözde hegel'e ve alman idezlizmine karşıdır ancak o da aynı kavramlardan bahsediyor.
dünyadaki herşey yeter neden ilkesine dayanır der schopenhauer. sıkı bir determinizm vardır, rastlantısallık söz konusu olamaz. bu nedenselliğin dışına zaman zaman çıkılabilir olması insanda bir olanak olarak vardır. belirli bir insanın bu dünyada oluşu rastlantısaldır, bu dünyada olmayabilirdi de yani olmalarının zorunluluğu yoktur. ancak dünyaya bir kez geldikten sonra nedensellik başlamaktadır. aynı şekilde bi kişinin karakteri de ona hazır olarak verilmemiştir, herkes, olduğu kişi olmada özgürdür. ancak karakter bir kez oluşunca, artık ona göre eylemde bulunur. burada yine zorunluluk var. özgür kişiler, karakterini/kişiliğini silen kişilerdir. çünkü dünyanın özünü kavrayan bir kimse, başkasını gördüğünde artık "bir ben daha!" diyecektir. ben-sen ayrımını bitirecektir herşeyin aynı ideye dayandığını görünce. bu kimseler için schopenhauer, "kendilerinde dünyayı yenen insanlar" diyor.

+pek sevmem kendisini



yazındaki bi çok yere katılmamak elde değil..özellikle hegele ettiği laflar çok haksız...abdullah kaygı hocamızda bize sürekli böyle derdi...hegele laf ediyor ama kendiside hegelden farklı bişi demiyor aslında derdi...haklıda doğrudur....lakin yazında platonun iyi ideası oke kabul...felsefeyi sağlam etkiledi...yanlız kant ın kendine şey ayrımı aslında daha eskilerde de vardı....üstü kapalı olarak tabiki...bu olay aslında dış dünyanın bilinemezliği gibi sorunlarla ilgili...dış dünyanın varlığı vs vs...18.yy felsefesined start aldı gibi görünüyor ama aslında kaynağı ortaçağa kadar dayanıyor...yani platinos un başlattığı o tanrı kanıtlama işleri vs vs aslında dış dünyanın varlığına bi çözüm getirmek içindi...aslında bi nevi kendinde şey ortaçağda da vardı üstü örtülü biçimde....lakin evet kant bunu daha detaylı göstererek büyük etki yarattı haklısın ama ne biliyim daha bi eskide de olunca pek kanta ait bişi gibi görülmesi benim açımdan biraz garip geliyor....ama haklısın yani haksızsın diyemem kant ile ön plana çıktı bu kendinde şey bahsi ama kanttan öncesinde de vardı...






"kişi zeki olduğu ölçüde yalnızlaşır" diyerek çoğu insana hönk ! yaptırtığı bilinir..

dilem'in başlığı neden açtığını az/çok anlayabiliyorum..






Doğar doğmaz kaybetmeye başlarız A.S






aristokrat yazarlardandır yani böyle düşünenlerden .nietzche nin getirdiklerinin duygudaşlığının yapan filozof aynı zamanda nietzsche nin en iyi referansıdır. harika saptalamalrı olan filozofun en iyi emosyonalsitlerden olduğu bilinir.zeki ve yetenekli insanlara sürekli atıflarda bulunarak yazdığı tüm eserleri harika ve göz alıcıdır.felsefeye ilgi duyanların okuması gereken başucu kitaplarıdır.






"Müzik, her yerde anlaşılabilen, gerçek anlamda ortak olan dildir: Bu nedenle üzerine tüm ülkelerde ve tüm yüzyıllar boyunca ciddi bir şekilde konuşuldu ve anlamlı, çok şey ifade eden bir melodi, kısa sürede tüm dünyaya yayılmaktadır. Buna karşın anlam yoksunu ve bir şey ifade edemeyen bir melodinin içeriği çok daha anlaşılabilir bir şeydir. Fakat melodinin dili kelimeler kullanmaz, daha ziyade istemin tek gerçekleri olan mutluluk ve acılardan bahseder: Bu nedenle beyinlerimize çok fazla bir şey söylemez, kalbimize seslenir. Aksini beklemek müziği alet etmektir…

A. Schopenhauer






/ Hayatın Acıları Üzerine

Hayatın birinci yarısı, mutluluğa karşı duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır.

Çünkü, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık.
Aklı başında insanların, yakıcı zevklerden çok acısız bir hayata yönelmeleri bundan ötürüdür.
Gençliğimde, kapımın zilinin her çalınışında, gönlüm sevinçle doluyor ve kendi kendime, "Oh ne iyi! İşte yeni bir olay!" diyordum.



Ama yıllar geçip de, olgunlaştığım zaman, her zil sesinden sonra şöyle düşündüm:
"Yine ne var?"
İnsan yaşlandıkça, tutkuların ve isteklerin nesnesi farksızlaştıkça; bu isteklerin ve tutkuların bir bir ortadan kayboldukları, duyarlığın güdükleştiği, hayat gücünün zayıfladığı, görüntülerin solduğu, izlenimlerin etki yapmadan gelip geçtiği, günlerin gittikçe daha hızlı aktığı, olayların önemlerini kaybettiği ve her şeyin renksizleştiği görülür.
Günlerin yükü altında sallanarak yürür insan ya da bir köşeye çekilip dinlenir.
Geçmiş varlığının gölgesi ya da hayaleti haline girer.
Kendinden geçme, sonsuz uyku haline dönüşür bir gün.

(...)

Dante, dile getirdiği cehennemin örneğini ve konusunu, bizim gerçek dünyamızdan başka nerede arayabilirdi?
Nitekim, bize çok eksiksiz bir cehennem görüntüsü sundu.
Ama cenneti ve cennetin mutlu hayatını dile getirmesi gerektiği zaman, aşılması olanaksız bir güçlükle karşılaştı.
Çünkü içinde yaşadığımız şu dünya ile cennet arasında, hiçbir benzerlik yoktu.
Cennetteki mutlu hayatı anlatacağı yerde, atalarının, sevgilisi Beatrice'in ve çeşitli ermişlerin verdiği bilgileri iletti bize.

İçinde yaşadığımız dünyanın, ne biçim bir dünya olduğu, böylece açık bir şekilde anlaşılıyor, değil mi ?

(...)

Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır:
"Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın.?"

(...)

İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka bir şey değildir.

İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır.
İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.



..Arthur Schopenhauer



..son iki paragraf koparıp atıyor herşeyi..






Benim adamım =)






“Aşkın metafiziği” ve “Yaşam bilgeliğinden aforizmalar” adlı kitaplarından seçme bölümler;

"İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, varolmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır."
"Dünyanın özü kötüdür, yapılması gereken en iyi şey yaşam istencini reddetmektir”
“Can sıkıntısı insanın en büyük düşmanıdır.”
"Herkes kendinde eksik olanı sever.”
"Beraberinde getirdikleri umutlar ve korkularla akın akın gelen arzulara teslim olduğumuz sürece, kalıcı mutluluğa ya da huzura hiçbir zaman kavuşamayız"
"Trajedinin eğilimi ve son amacı, bizi; razı olmaya yöneltmek, yaşama iradesini olumsuzla-yacak hale getirmek olduğu halde, komedi, bunun tam tersine, yaşamaya yöneltir ve yüreklendirir bizi. Gerçi komedinin de, bütün öteki hayat betimlenimleri gibi, gözlerimizin önüne bir yığın acıyı ve iğrençliği serdiği doğrudur. ama komedi, bütün bunları geçici kötülükler gibi gösterir bize. Sonunda, hepsinin, neşe ile biten şeyler olduğunu, her zaman yengi kazanan umutlar gibi görülmeleri gerektiği anlatılır. Bundan başka, hayatın sayısız terslikleri arasından sadece gülünebilecek ve neşelenmeye yol açacak yanları seçer. Böyle-ce, koşullar ne olursa olsun, sevincimizi ve iyimserliğimizi sağlamak ister. bütün olarak ele alındığı zaman, hayatın çok iyi olduğunu ve her şeyden önce, eğlenilecek garip bir yanı bulunduğunu ileri sürer. Ne var ki, daha sonra neler olup bittiğini görmememiz için, mutlu ve sevinçli bir olayla perdeyi kapamak gerekir. Oysa trajedi, artık başka bir olayın ortaya çıkamayacağı biçimde sona erer."
“Şu dünyayı tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar.”
“Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?"
“Dinsel düşüncelerden doğan her çeşit hareketin,bir ödül beklendiği için ya da bir cezadan korkulduğu için yapıldığını söylemek ve bu çeşit hareketlerin tam anlamıyla ahlaksal sayılamayacağını ileri sürmek kabildir . Ama buna karşılık, her yerde her ulusta, hayatin her durumunda,her çeşit kargaşada ve önemsiz olayda, acıma duygusunun iyi sonuçlarını nasıl ortaya koyduğunu; haksızlıklar nasıl önlediğini ve ödül olma düşüncesi söz konusu olmaksızın iyi davranışlara nasıl yol açtığını gören kimse, katışıksız ahlak değerinin, bu duyguda bulunduğunu nasıl kavramaz.'
"Hayat, ıstırapla can sıkıntısı arasında bir danstır."
"Hayat bir derttir; çünkü, mahrumiyet ve ıstırap bize biraz sükun verdiği an can sıkıntısı
baslar."
"Her dramatik veya destani eser, sadece mutluluk uğruna savaşı anlatır. Fakat hiç bir zaman mutluluğun kendisini anlatamaz. bu eserler, kahramanlarını bin bir zorluk ve tehlike içinde hedefe götürüler ve hedefe ulaşınca hemen perdeyi indirirler. Çünkü kahraman ulaştığı parlak hedeften sonra umduğu mutluluğu bulamamış ve hali eskisinden daha iyi olmamıştır."
“Kim ne derse desin, mutlu insanın en mutlu anı, uykuya daldığı andır ve mutsuz bir insanın en mutsuz anı, uykudan uyandığı andır. insan hayatı, bir tür hata olmalı."




okunması gereken iki kitap.






Teşekkürler anguish, güzel alıntılar... İkisi de gerçekten çok güzel kitaplar. Aşkın dahice ama bir o kadar da tartışmalı bir yorumu diyebiliriz Aşkın Metafiziği üzerine. Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar ise gerçekten iddialı isminin altındaki yükten kolayca kalkabilen bir kitap, ders çıkarılması gereken birçok öğüt barındırıyor. Hayat üzerine okuduğum en güzel kitaplardan diyebilirim.






ozman bir de varolmanın acısını oku .... bu kitabı 3 ayda bitirdim ve bana kafayı yedirtmişti. ama bir dönemdir insan hayatında bu kitap.






Evet onu da okudum, arkasına da bayağı not almışım. Gayet güzel bir kitaptır. Schopenhaur'in düşüncelerini anlama yolunda çok değerli.






Felsefenin kilometre taşlarından biridir kendileri...etkisi baya büyüktür...




Attention! You are currently viewing sitemap page!
We strongly suggest to look at original content

Search from web

Valid HTML 4.01 Valid CSS